Okurların sayfadaki ilmi paylaşımlarla ilgili duygu ve düşünceleri...

Web sayfamı sürekli takip eden, bazen sorularını veya bazen hislerini email yoluyla bana aktaran okurlarımdan birkaçından sayfadaki paylaşımlarla ilgili düşüncelerini rica ettim. Sağ olsunlar kırmadılar ve yazdılar.

Her manevi süreç bir yolculuktur. Hiç kimse sonunu bilmediği bir yola çıkmak istemez. Ne kazandığını veya kazanacağını bilmek ister. Bu sayfaya girip bilgi almak isteyenler için deneyime dayanan bir referans olsun diye bu yorumları yaptılar. Her birine teşekkür ediyorum. Umarım sizlerin yoluna da bir ışık tutabilir.

İsimlerini yayınlamıyorum. Bize isimler ve cisimler değil, düşünceler, hisler ve sonuçlar gerekiyor. O sebeple paylaşımları numaralandırdığım "Yolcu" şeklinde bir rumuzla yayınlıyorum.

Selamlar, saygılar, sevgiler..

Ayşegül Samur

1. Yolcu:

30’lu yaşlarıma doğru, din ile nerdeyse hiçbir alakam yok iken içime gelen bir ilhamla dinimize yöneldim ve dinimize uygun bir yaşamı sürdürebilmenin yollarını araştırmaya başladım. Bir kanalda bana göre İslam dinini doğru anladığını düşündüğüm bir İslam düşünürünü seyrettim. Sanırım 2003, 2004 yılları idi. Çok farklı bir anlatımı vardı ve gerçekten anlatımıyla beni cezp etti. Dini daha çok tasavvuf ve bilimsel verilerle anlatmaya çalışan birisiydi. Aynı zamanda İstanbul’da da bu düşünüre çok yakın bir zat vardı. Bu zatın da Cuma günleri sohbetlerine devam ettim 3-4 sene gibi bir süre. Aslında çok özet olarak din anlayışlarında öne çıkan kavramlar vahdet-i vücud, beden terbiyesi ve zikir idi. Bu seneler zarfında tasavvufi bilgi anlamında kendimi epey geliştirdim. Günde 1 öğün yemek yiyip sürekli zikir yapıyordum. Hatta bazı tasavvuf dünyasınca önem atfedilen müşahedelere ve bazı manevi hallere eriştiğimi söyleyebilirim. Artık bunları hiç önemsemediğim için bundan nefsimin pay almayacağını düşünüyorum. Bu yaşadıklarımın hepsi birer fitne belki de imtihandı. Aslında vahdet-i vucud anlayışı insanda gizli bir ilahlık bilinci oluşturuyordu. Bunları açıklama ihtiyacı duydum çünkü hiçbir Müslüman kardeşimin benim gibi hataya düşmesini istemem. Hiçbir hal, Allah’a gerçek anlamda "aciz bir kul" olduğunun farkına varılmasından daha önemli değildir.

Vahdet-i Vucud görüşünün ileri gelenlerinden Muhyiddin Arabi, "Musa a.s. kavmi aslında buzağıya değil, buzağı suretinde Allah'a tapıyorlardı" diyor. Buzağıyı ilahlaştıran ister istemez kendini de her şeyi de ilahlaştırabilir. Tasavvufun içinde olup bu cümleye karşı çıkanı çok az görürsünüz. Çünkü onlar da maalesef aynı bilincin kölesi olmuşlardır. (Bu konularla ilgili yazarın “Kalp gözü mü? Üçüncü Göz mü”, vahdet-i vücud İnancı nedir ve neden karşıyım yazılarını okurlara okumalarını öneririm)

Gene yıllar önce önce vahdet-i vücud anlayışımın yanlış olduğunu ve Allah’ın ilahlık vasfı gerçeğini anlamayışımı yazdığım bir soruya karşılık email ile açıkladı Ayşegül Samur. İşte bu email din anlayışımda yeni bir sayfa açtı. Ayşegül Samur sade anlatımıyla tasavvuftaki hatalı anlayışları (özellikle vahdet-i vücud ve vahdeti şuhud) Allah’a şirk koşmama ve nefs tezkiyesi gibi konuları gene Kuran’ın kolay ve sade anlatımıyla gözler önüne seriyor. Ayrıca Ayşegül Samur’un bu yazılarını takip etmeye başladıktan sonra eskiden nasıl bir şirk halinde olduğumu çok acı bir şekilde fark ettim. Yani aslında zuhur eden tüm haller birer imtihan ve tuzaktı. Şimdilerde ise sade ve genelde iç huzuru olan bir dindar olarak hayatımı sürdürüyorum elhamdülillah. Kuran’ı doğru bir şekilde anlamama vesile olduğu için Ayşegül Samur’a müteşekkirim Allah’a ise şükürde acizim.

2. Yolcu:

90’lı yılların sonuna doğru online Kuran-ı Kerim ararken karsılaştım Ayşegül Samur yazılarıyla.  Sabahlara kadar ne buluyorsam okuduğum zamanlardı. Ne aradığımın farkında olmadığım için düzensiz ve aç gözlüydüm. Aklımda tutmaya, anlamaya çalışıyordum. Bir sürü kavram vardı anlaşılması gereken.  Bu arada takip ettiğim tanınmış bir tarikat lideri vardı. Ondanda B sırrı diye bir kavram duymuştum. Bir de bunu açıklayan bir Kuran meali vardı, diğer tüm kitapları ile beraber onu da almıştım ve anlamaya çalışıyordum bu kavramı (hala tam olarak anladığımı söyleyemem.)

Sonra bu tarikat liderinin önerdiği zikirlere başladım. Elimde zikirmatik hatta arada not tutarak zikir yapıyordum. Düzenli namaz kılmıyordum  (ailevi huzur için kılamıyordum) Sıkıntılı günlerdi, bir sure sonra Astroloji ve reikiye merak sardım. Aslında astrolojiye hep merakım vardı ve asla fal olarak görmedim.  Kendimle ilgilide bilmediğim anlamlandıramadığım özelliklerimi astroloji sayesinde anladım.  Fakat maalesef fazla zikir bir zaman sonra zihnimin bana oyunlar oynamasına sebep oldu.  Kendimi durup dururken dışardan seyretmeye hazırlanıyormuş gibi bir his oldu mesela (sonradan araştırdım meğer astral seyahat denirmiş bu olaya). Zikri bıraktım reikiden hemen tövbe ettim. Zikri bıraktım derken, 3000–5000 gibi sayılarla yapılan zikirleri bıraktım çok şükür. Özellikle bir şeyler olsun diye yaptığım kelime tekrarlarından Allah sığınıyorum ve hala tövbe ediyorum.

Sonra seneler içerisinde Ayşegül Samur’un yazılarını ve kitaplarını okurken, yasadığım olaylara, başıma gelenlere bakışım değişmeye başladı. Çok şeyler değişiyordu hayatımda.  Namazımı düzenli kılmaya başladım. Kuran okumaya başladım. Dertler tasalar azalmadı ama benim olaylara bakışım algılayışım değişti. Güçlendiğimi hissettim.  Hayatımdaki kırılma noktası gene bu sitede okuduğum bir yazıdır. Tam olarak hatırlayamasam da sanırım kısaca konusu şöyleydi “Arabanın nasıl çalıştığını, motorun ve sürüş aksamının tüm detaylarını bilmesek de sadece araba kullanmayı ve trafik kurallarını öğrenerek bir yerden bir yere gidebiliriz. Önemli olan arabanın nasıl çalıştığı değildir; bizim onu kullanmayı, yol kurallarını ve nereye gideceğimizi bilmemizdir.” Filmlerdeki gibi bir şimşek çaktı beynimde. O gün bugündür kavramlar üzerinde kafa patlatmayı bıraktım. Eğer anlamam bilmem gereken bir şey varsa, o bana  Allah tarafından açılacaktır. Bilmemi istenmiyorsa, zaten kendimi parçalasam faydası yok, dedim. Yaşanmayan bir his, bir hal, sadece okunarak ve başkasının tecrübelerini dinleyerek sizin olmuyor maalesef. Ama mümkün olduğunu bilmek bile yeter bazen.

O güçlü hissetme dönemimden sonra çok aciz ve çaresiz hissettiğim zamanlar geldi. Tüm bunlar olurken çevremdeki insanlar ve  muhitim de değişmeye başladı. İnsanların benden artık keyif almadıklarını, sohbetlerimi sevmediklerimi gördüm.  Ben de onlarla olmanın zaman kaybı olduğunu düşünüyordum zaten.

Kuran okumayı öğrendim! Arapça bilmeyen biri olarak kendimi 1-0 geriden başlamış olarak hissetsem de vardır bir hikmeti diyorum artık. Ama bir ayeti anlamaya çalışırken öncesi ve sonrasındaki ayetlere de bakmanın, değişik mealler okumanın önemini kavradım. Kuran’da hiçbir kıssanın  laf olsun diye anlatılmadığının,  Kuran’ın her akla hitap ettiğinin ve okudukça okunası Allah kelamı olduğunu, kâinatın kitabı olduğunu anladım.  Hz. Muhammed sav. Efendimizin hayatini okuyarak Kuran okumanın çok yararını gördüm.

Namazda secde ve teslimiyeti ‘farz etmenin’ ne demek olduğunu okuduğum zamanı da hiç unutmam! Yaşarken namazla farz edemediğimi ahirette nasıl reele dönüştürüp yaşayacaktım?

Kıyam, Rükû ve Secdenin, şeklen değil kalben yaşanası bir durum olması gerektiğini, her birinin anlamlarını idrak ederek namaz kılmanın ne büyük bir nimet olduğunu öğrendim.  Mesela kendinize bir bakın, yatsı öncesi ne hissediyorsunuz? Hemen kılayım da tv seyredeyim/kitap okuyayım/yatayım mı diyorsunuz? Sonra sorgulama başlıyor ve inşallah namaz her şeyin önüne geçiyor ve kaçırılan vakitlerin pişmanlığı ezikliği başlıyor. Dertlendiğinizde huzuruna varıp öylece boynunuzu büküp oturmak istiyorsunuz. Dünyanın derdi tasası sadece o zaman biraz da olsa üzerinizden kalkıyor. Günü 5’e bölmenin, sabah erkenden güne başlamanın hayatınıza kattığı maddi ve manevi bereketi görüyorsunuz.

Neşe, keder, tasa, hepsini yaşıyoruz, çünkü insanız. Ama çok dünya keyfine /derdine daldığımda hemen Tövbe, Rıza veya Şükür  halinden birine dönmem gerektiğini biliyorum artık. Beş vakit namaz yaşamıma yayılmaya ve adeta daimi namaz olmaya başladı. Dünya hayatini geçici görüyorum. Zira öğrendim ki yaradılış amacım; Allah’ın rahmetini almak, şükretmek ve aldığım o rahmeti paylaşmak ve vesile olmak. Sonsuza kadar yasayacağım ahiret evimi/cennetimi bu şekilde imar etmek.

Yalnız Allah’a sığınmanın ve sadece O'ndan medet ummanın bir huzuru var içimde. Kuluna teşekkürü borç biliyor ama verenin de vermeyenin de aslında Allah olduğunu hiç unutmadan yaşamaya çalışıyorum.

Neredeyse 20 yıllık bir sureci ben ancak bu kadar yazabildim.  Bu siteyi ziyaret eden, takip eden okuyucular da inşallah en az benim kadar faydasını görürler.

Selam ve Dua ile

3. Yolcu:

Ne diyebilirim ki çok uzun cümleler kuramadığımı biliyorsun. Kırılma noktam 2007 yılıydı. O günden bugüne kim "Allah" dediyse dinledim, okudum, izledim, araştırdım. Kısacası yolculuğumun başlangıcından bugüne kadar tarikatlar, inisiye çalışmaları yapan ortamlar vs. girdim, denedim baktım.  Ama hiçbir durakta çok kalamadım. Sayfanla bu süreçte tanıştığım zamanı çok net hatırlamıyorum. 6-7 yıl olmalı en az. Bugün bu durak dışında uğrağım yer yok diyebilirim.  

Güneşi sağ, ayı sol elime verseler davamdan vazgeçmem diyen Peygamberin davası neydi ise -ki halen hiçbir bilgim yok- benim derdim bu dava. Onun dışında isteyen uçsun, isteyen mucizelere boğsun-boğulsun umurumda değil!  İmtihanlar, nefes alıp verdiğimiz sürece bitmeyecek biliyorum. Allah hepimizin yardımcısı ve herkesin yolu açık olsun.

İmanla kalın.

4. Yolcu:

Sevgili Ayşegül,
Sizi bir süre twiterden takip ettim, okudum. Soracak sorularım oluyordu ancak bir türlü zaman ayırıp yazamıyordum. İşin ilginç yanı, bazı kereler verdiğin cevaplar, sormak istediğim sorularla örtüşüyordu. Nihayet Ramazan'a yaklaştığımızda daha sık takip edebildim ve iletişim kurabildim. Daha önce kurmuş olmayı dilerdim, nasip. Benim acizane temennim, Kuran'ı daha iyi anlayabilmek ve değerlendirebilmek. Din adı altında aklıma yatmayan durumlarla karşılaştığım oluyordu, oluyor. Kendimce değerlendirmeye çalışıyorum ancak paylaşmak ve farklı açılardan bakmak için ihtiyaç hissediyordum. Allah razı olsun ki seninle tanıştım. Yargılamadan sadece faydalı olabilmek için sorularımıza karşılık veriyordun ve veriyorsun. Açıklamaların her zaman Kuran odaklı ve sağlama yapabilme imkanına açık. Senin hep üzerinde durduğun ve kendimce çok faydalandığım alan, ayetleri düşünürken önceki ve sonraki ayetlerle değerlendirmek ve Kuran'nın diğer surelerinde de destekleyici ayetlerle sağlama yapmak. Beni en çok sevindiren ve hayrete düşüren, açıklamalarının basit, öz ve anlaşılır olması. Bu anlatımlar, içinde bir metot barındırıyor ve bizlere de bir sistem ve yöntem sunuyor. Konuları sentezlemek ve anlayabilmek adına. Ancak bunu yaparken, her zaman bizlere hatırlattığın nebevi bilginin, Ķuranın tek kılavuz olduğudur. Ve her kimden bir bilgi edinirsek, bu ışık altında doğrulama yapmak gerekliliğidir. Yollarımız sizlerle ayrılmaz diye umut ediyorum. Allah her daim yardımcımız olsun. Allah razı olsun.

5. Yolcu:

Çocukluğumdan beri din ile ilgili ve meraklı oldum. Yetiştiğim çevre geleneksel din anlayışına sahip ve sorgulamayan bir yapıda olduğu için, din konusunda edindiğim bilgiler de sadece ezberden ibaretti. Liseden mezun olduktan sonra gittiğim dershanede cemaat kavramı ile tanıştım ve etkilerini kendimde hissetmeye başladım. Bulunduğum cemaatin dine bakış açısı, ibadet teknikleri ve hedeflediği amaçlara uyum sağlamakta hiç zorlanmadım. İlk defa böyle bir topluluk arasında bulunuyordum ve maneviyat konusundaki bilgisizliğim kendimi kaptırmak için iyi bir nedendi. Anlatılanlar ve kendi edindiğim bilgiler neticesinde, o topluluk en doğru cemaat gibi gelmeye başladı bana. Büyük bir ilgi ve merakla sohbetini dinlediğim kişinin yıllar sonra kendi vatanına kast edeceğini o zaman söyleseler kim bilir neler düşünürdüm. 4 ay kadar süren bu birliktelik, üniversite sınavına girmemle sonlandı. Doktorluk veya Mühendislik kazanacak kadar başarı beklendiği halde benden öğretmen olmamı istemeleri cemaate karşı soğumama neden oldu ve sınav sonrası verilen aradan sonra cemaatten kopmuş oldum. Üniversiteyi kazandıktan sonra barınma için arayış içerisindeyken, muhafazakar olması ve kendime yakın hissetmem neticesinde bir cemiyete bağlı yurtta kalmaya karar verdim. Bu kararım neticesinde edindiğim yeni çevreyle birlikte kendimi muhafazakar siyasetin içerisinde buldum. Bir önceki cemaate göre daha az baskının olduğu, daha rahat hareket edebildiğim bu topluluk da diğerleri gibi tüm Müslümanları kurtarmayı vaat ediyordu. Tüm topluluklarda olduğu gibi bu topluluk da hedefe giden yolda en doğru yolu kendisininki görüyordu. Bu toplulukta doğru yapılan işler çoktu ama benim gözlemlediğim maneviyat konusunda eksiklikler vardı. İbadetler ezbere yapılıyordu ve tamamen geleneksel din anlayışı hakimdi. Üniversiteden mezun olduktan sonra bu toplulukla ilişkim sadece arkadaşlarla irtibatı kesmemek, çağırılan davetlere gitmek şeklindeydi. Aktif olarak görev almak istemedim çünkü kendi ahiretini kurtaramadığını düşündüğüm insanların başkalarının ahiretini kurtarmaya çalışması ve bu amaç için kendi ailesini bile ihmal etmesi bana çok saçma geliyordu. 

Sanırım 2003-2004 yıllarıydı, internetten telepati ile ilgili bilgi ararken dini, bilimle açıklayan birisinin sayfalarına denk geldim. Herhangi bir ön yargı olmaksızın okuduğum bu bilgiler başlangıçta bana çok mantıklı geldi. İlk defa İslam'ı bütün yönleriyle açıklayan kapsamlı bir bilgiye ulaşmış gibi hissettim kendimi. Hemen hemen bütün kitaplarını okuduğum bu kişi artık benim için din konusunda tek otorite olmuştu. Kader konusunu anlamış, daha önce pek düşünmediğim ibadetlerin nedenleri konusunda da oldukça tatminkar bilgiler edinmiştim o günkü anlayışıma göre. Tüm bunlara rağmen mana veremediğim bilgiler de yok değildi. Örneğin daha önce "Allahtan başka ilah yoktur" diye bildiğim kelime-i tevhid vahdet-i vücud anlayışıyla çok farklı bir şekilde ifade ediliyordu. Sevgi, aşk, birlik, özünde, gibi ifadeler çokça kullanılıp vahdet havası estiriliyordu. İlminden faydalandığım kişinin mütevazı bulduğum bazı yaklaşımları da günümüz cemaat ve tarikat hocalarına kıyasla oldukça farklıydı. Birçok etkileyici bilgi edinmiştim, fakat edindiğim bu bilgiler bana bir fayda sağlamıyordu. Önerilen zikir formüllerini uyguluyor ama bir sonuç alamadığım gibi, daha asabi bir yapıya bürünüyordum. Yanlış hatırlamıyorsam 2005 yılı Ramazan ayının öncesinde internette dolaşırken Ayşegül Samur'un web sayfasına denk geldim. Üzerimde iyi bir etki bırakmış olacak ki arka fonda çalan müzik eseri hala aklımda. Sonrasında hem Ayşegül Samur'u hem de eski kaynağımı takip etmeye başladım. Ayşegül Samur'u okudukça eski kaynağımı bazı konularda hiç sorgulamadığımı farkettim. İlk başlarda Ayşegül Samur'un, ilminden istifade etmeye çalıştığım kişiyi eleştirdiğini düşünmeye başlamıştım. Evet daha önce edindiğim bazı bilgileri çürütüyor, bunların yanlış olduğunu ayet ve hadislerle ortaya seriyordu. Bu durum nefsimin çok zoruna gitti, mail ile ulaşıp faydalandığım kişiyi savunmak bile geçti içimden. Fakat emailini bilmediğim için o gün için bir şey yazmadım.

Doğruluğundan çok az şüphe duyduğum bir çok bilgi, Ayşegül Samur tarafından yerle bir ediliyordu. Sabır gösterdikçe bu duruma daha çok alışmaya başladım. Zaman geçtikçe Ayşegül Samur dahil herkesin hata yapabileceği gerçeğiyle yüzleştim. Yazılar çok kapsamlı olmakla beraber, şaşırtıcı bir şekilde çok sade ve anlaşılabilir bilgilerdi. Bu süreçte Ayşegül Samur vesilesiyle öğrendiğim yeni bilgiler ve eski yanlışlarımı görmem neticesinde, ibadetlerimi daha iyi yaptığımı ve hayatta karşılaştığım olaylar karşısında daha sakin bir duruş sergilediğimi farkettim. Anladım ki hakikat o kadar da sırların, gizemlerin ardında gizli değil ve Rahmet'e erişmek için teklik (vahdet) değil Allah-Kul ayrımı mutlaka gerekmektedir. Allah'a kul olmak her şeyden önemlidir ve Manevi mertebeler, kerametler vb. gibi şeyler ancak bir imtihan meselesidir. 

Özetlemek gerekirse, "Huzur İslam'dadır" ifadesinin gerçek manasını Ayşegül Samur ile farkettim. Kendisine teşekkür eder ve bu bilgilere ulaşmama vesile kılan Allah'a şükründen aciz olduğumu ifade ederim.

6. Yolcu:

Selam ve sevgilerimle ey yolcu kardeşim,

Yolun buraya düştü ve bu satırları okuyor isen, sanırım bir şeyler aramaktasın. Bugüne kadar da hep aradın, belki de ya da yeni başladın aramaya. Derler ki her arayan bulamazmış ama bulanlar da arayanlarmış. Hakikat yolculuğu böyle bir şeymiş.

Yol da zor ve tehlikeli. Yanlış yola girilme ihtimali yüksek. Çünkü daha önce bu yolda geçtiğini ve hedefe vardığını söyleyen çok.  Peki, doğru yolda olduklarını nasıl anlayacağız? Kimsenin kalbini açıp yaracak halimiz yok. Ama bir işaret var. Belki bugüne kadar din ve özellikle tasavvuf adına çok şey dinledin, okudun, gördün veya yaşadın. Yolun buraya düştüğüne göre de bu kadar malumata rağmen içinde dolmayan boşluklar, akılının ikna olmadığı noktalar veya aklın ikna olsa bile kalbinin tatmin etmeyen zor soruların var. Aslında burada sana seni değil kendimi anlatıyorum.

Sözü çok uzatmadan direk kitabın ortasından konuşalım.

Lise ve üniversite yıllarımda cevap aradığım sorular vardı.  Kimdim ben? Ya da ben dediğim kimdi? Bu dünyada ne işim vardı? Ben olmasam olmaz mıydı? Madem geldim dünyaya ne yapmam gerekir? Sonuçta 60-70 senelik bir ömrün var. İmkânın dâhilinde yedin, içtin, gezdin, yattın, kalktın, çalıştın, tatil yaptın, evlendin, çoluk çocuğa karıştın. Ömrün varsa yaşlandın ve öldün. Eee, sonra..? Her şey bunun için miydi? Zaten böyle yaşayan milyonlarcası var, bana ne gerek vardı? Yaradan neden böyle bir senaryo yazmıştı, benim rolüm neydi? Oynamasam olmaz mıydı, oynasam ne olurdu?

Daha sonra okumaya başladım, çok okudum. Önce antik Yunan’dan başlayarak günümüze, felsefe kitapları (özellikle Sokrates ve Nietzche) sonra bilimsel kitaplar (evrenin yaratılışı, evrimleşme, fizik, matematik, kuantum fiziği ve benzerleri). Hepsi güzeldi ama bir şeyler  eksikti.

O zamanlar şimdi de olduğu gibi Mevlana ve eserleri popülerdi. Başta Mesnevi ve Divan-ı kebir olmak üzere neredeyse tüm eserlerini okudum. Artık ne kadar anlayabildiysem. Bu arada Kur’an da okumaya gayret ediyordum. Ama nedense anlayamıyordum, içine giremiyordum, etkilenmiyordum.

Sonra İbn-i Arabi kitaplarına başladım. Füsüs, Fütühat ve diğerleri. Okuduklarım sanki çok özel ve çok sırlı geliyordu. Müthiş bir hayranlık oluşmaktaydı. Peygamber dışında bir insan bu kadar özel bilgiye nasıl vakıf olmuştu. Sanki o zamana kadar ismini bildiğim zatların en büyüklerinden birisiydi.

Sonra İmam Rabbani ile tanıştım. Mektubat’ını okumaya gayret ettim. En çok hayrete düşüren ise, Arabî’ye dayandırılan vahdet-i vücut anlayışına karşı Rabbani’nin itirazı idi. Demek vahdet-i vücüd görüşü de bu yoldaki duraklardan sadece birisiydi. Demek hakikate daha çok yol vardı.

Daha sonra nice tasavvuf kitapları okudum. Bu esnada internette bu konularla ilgili gezinirken Ayşegül Abla’nın web sayfasına rastladım. Farklı bir şeyler söylüyordu. Kullandığı dil çok anlaşılır ve basitti. Okudukça müthiş merak oluşuyor ve keyif alıyordum. Tasavvufla ilgili bazı çok meşhur zatların görüşlerine ciddi eleştiri getiriyordu. Eleştirileri de ilmi boyutta ve Kuran destekliydi. Ama şu soruyu da sormadan edemiyordum:

“Bu kadar veli zatlar bilmiyor da Ayşegül Abla’mı anladı meseleyi?”

Bu soru aklıma takıldığı için, ihtiyat payı bırakarak da olsa tüm yazdıklarını okumaya ve takip etmeye başladım. Sonra bir anda yazmayı bıraktı ve ortadan kayboldu. Aradan epeyce bir zaman geçti. Onunla iletişim imkânı yoktu. Tek bağlantı, internetteki yazıları idi ve artık yoktu. Acaba başka bir yerde ve farklı bir formatta yeniden yazar mı diye beklediğim zamanlar oldu. Uzun bir süre Google’da ismini arattım ve yazılarını aradım.

Bu süre zarfında okumalarım devam ediyordu. Epey bir bilgi birikiyordu. Kuran ve hadis okumaya da gayret ediyordum. Sorular cevap buluyordu ama esas mesele hakkında hala tatmin olamıyordum. Sonra tekrar Ayşegül Abla’yı internette buldum. Ama bu kez çok daha farklıydı yazdıkları. Çok daha vurucuydu. Daha önce kimseden duymadıklarımı çoğu hemcinsimden çok daha cesaretle ve ilmi olarak dile getiriyordu. Her görüşünü Kur’an ayetlerinden ve hadislerden açık delillerle ortaya koyuyordu. Yıllar önce Hz. Rabia için bir başka Veli’nin  “O bir erdir” dediğini öğrenmiş ve şaşırmıştım. Demek ki “erlik” bir cinsiyet meselesi değil yürek işiydi.

Peki, neydi benim esas meselem?

Soru: İnsandan istenen iki şey var: 1-Allah’a iman ve Resul’a itaat. 2-Salih amel. O zaman insanın neye iman ettiğini bilmesi gerekmez miydi? Allah kimdir, nedir, nasıldır? İmanımız tam ve güçlü olmadan amelimiz salih olur muydu?

Cevap: Meşhur hadisten rivayetle Allah Teala Hazretleri diyor ki: "Ben, kulumun hakkımdaki zannı gibiyim.”

Peygamberimizin 99 esması olduğunu bildirdiği Allah hakkında nasıl bir zan sahibi olmalıydım? Çünkü bu konuyu halletmemeden gerisi hep eksik kalacaktı. Madem O, gizli bir hazine idi ve bilinmeyi istedi, nasıl bilmeliydik O’nu?

Bugün geriye dönüp baktığımda bu kadar kolay ve gözümün önündeki cevap için ne kadar çok yol yürümek durumunda kalmışım.

Ayşegül Abla’yı internetteki ilk yazılarından bu yana takip eden birisi olarak O’na özellikle bir konuda çok teşekkür ederim. O iltifat sevmez onun için Allah O’nu vesile etti diyeyim : ) Öncelikle Allah’a şükür.

Ayşegül Abla beni Allah’ın Rahmet sıfatıyla ve Rahman ismiyle tanıştırdı. Elbette her işin başında "Besmele" okuyoruz ve O’nun Rahman ve Rahim oluşunu zikrediyoruz. Fakat hakikaten Rahman ve Rahim oluşunun ne demek olduğu anladık mı?

Eğer cevabın evet ise, o zaman şu soruma cevap ver yolcu kardeşim.

İhlas suresine göre Allah, Ahad ve Samed’dir. Dolayısıyla kendinden başka varlık kabul etmez. Yani bu suredeki açıklamaya göre yaratmadan bile söz edilemez, parçalanmaz ve bölünmez tekil bir yapı mevcut.

Ama bir de Allah-Rahman isimleri var, hani şeytanın asi olduğu Rahman ismi ve Rahmet sıfatı var. O Allah, Rahmet edendir. Rahmet eden varsa, bir de rahmet edilen olmalı. Rahmete ihtiyaç duyanlar olmalı. Ayrıca Allah'ın Halik sıfatı da var. O zaman yaratma da var.

Peki Ahad ve Samed olan Allah yansıra hangi varlık mevcut ki rahmet edilsin, rahmete ihtiyacı olan olsun? Kendinden gayrı yok ama yaratma sıfatı da var. Bu sıfat nasıl iş görüyor?

Eğer Allah Ahad ve Samed ise kulluk kime, neye ve nasıl? Allah’tan başka mevcut-vücud yok ise;  sevap, günah, dua, hesap, mizan, cennet, cehennem, adalet, zulüm, imtihan, sıkıntı, zorluk, açlık, hastalık kim için? Rahmet, kimden kime?

İhlas suresindeki Ahad ve Samed açıklamasından dolayı derler ki “Allah’tan gayrısı bir hayaldir.” Peki, öyle olsun. Ama karnım acıkınca yemek istiyorum. “Varlık bir hayaldir, ben de hayalim. O zaman yemek yememe de gerek yok” diyemiyorum. Hayal dahi olsa bu hayalin kendine göre bir gerçekliği var. Realitede yaşanan ve reddedilmesi imkânsız bu gerçek ne olacak? İğne de hayal, ben de hayalim ama iğne batığında canım yanıyor. Bu soruların ikna edici, kalbi yatıştırıcı cevabı ne? Her ikisi de doğru gelen iki gerçek var ama bu gerçekler zıtlaşıyor.

Diğer tüm yazdıkları bir yana, bugüne kadar hiçbir yerde görmediğim açıklıkta ve basitlikte bu konuyu izah edebilen ve aklıma takılan soruların cevabını bulmama yardım eden Ayşegül Abla sayesinde susuzluğumu giderdim.

Ben şunu öğrendim ki Allah’ı Rahman ve Rahim bilerek tanımaktan başka sırat-ı müstakim yok. Allah’ın insandan istediği Allah'ı tanıma, rahmet sıfatı ve bu isimleriyledir.

Her işimize Besmele ile başlayarak O’nun Rahman ve Rahim olduğunu önce kendimize hatırlatıyoruz. Kuran da bu isimlerle başlıyor, tüm surelere.

Görmek başka, bilmek başka, yaşamak bambaşka! Hz. Kur’an ve Peygamber (SAV)’imiz bizim için en büyük rahmet. Bizler, “yağmur rahmettir” deriz. O sudan yaşam başlar ve o su ile devam eder hayat. Su, ayrıca ilimdir. Rahmetin ilmi. O su ile Nar’ımız söner, ferahlık buluruz. O sudur ki Kevser havuzunun başında bekleyecek olan Hz. Peygamber (SAV)’in bize de vereceği.

Ve unutma ki şeytan Rahman’a asi oldu.

Rahim’e yani cennete giden yol, Rahman’dan ve rahmet sıfatından başlıyor. Rahim neden anneye verilmiş hiç düşündün mü? Neden cennet anaların ayağının altında?

Anladım ki: Mutlaka Allah’ı bu iki sıfatıyla tanımamız gerekir. Allah da bizden O’nu bu iki sıfatıyla tanımamızı istiyor. O sebeple Ahad ve Samed oluşu bir tek İhlâs suresinde anlatılırken, Rahman ve Rahim oluşu Kuran’ın tamamında anlatılıyor. Bu iki gerçeğin bir arada olmasının da mantıklı bir izahı var.

Dikkat ettin mi? Allah'ın Ahad ve Samed olduğunu bildirilen İhlas suresini hiç müstakil şekilde okumuyoruz. Ya 3 İhlas + 1 Fatiha olarak, ya 3 'er kez İhlas, Nas, Felak olarak ya da namazda Fatiha'dan sonra zammı sure olarak okuyoruz. Bize böyle okumamızı öğreten Resulullah, "Allah, Ahad ve Samed ama aynı zamanda Rahman ve Rahim, dolayısıyla Rab, Melik ve İlah'tır" diyor sanki.

Her şeyin doğrusunu elbette Allah bilir.

Yolcu 7:

Merhaba,

Çocukluğumdan beri Rabbimi ve İslam’ı daha iyi tanımak isteğim vardı ve bu isteğimi gerçekleştirmek için bir vesileyle 2004 yılında yurtdışında her şeyden izole edilmiş bir yere gittim. Kader gereği beşeri aşkın Mecnun olacak derecede ateşine düşmüştüm ve bunun gizli şirk olduğunu fark etmem ve kurtulmam için Allah karşıma Ayşegül ablanın yazılarını çıkardı. Bu yazılar vesilesiyle her geçen gün, Rabbimi daha iyi tanıdıkça içimdeki ateş sönmeye başladı. İslam’a bambaşka bakış açıları kazandırmıştı bu yazılar bana.

Ayşegül ablanın yazılarında en çok dikkatimi çeken şey, aynı zamanda ilmi sohbet arkadaşı Şakir Yıldız Bey tarafından da vurgulanan gerçekti. Bu gerçek şuydu: En önemli çalışma nefsin ıslahıydı. Bu da eldeki GÜCÜN kullanılması değil, kullanılmaması, kişinin kendine hakim olmasını öğrenmesi ve takva idi. Bu çalışma insana gücün asıl sahibini öğretiyordu. Gücü kullanmayınca tedbir alamıyorduk ama O'na tevekkül ederek yaşamasını öğreniyorduk. Allah’a teslimiyeti öğreniyorduk. Biz olaylara müdahil olmasak da olaylar akıyordu. Böylece gücün asıl sahibini seyrederek de öğrenebiliyorduk. İnsan müdahil olmayınca, gücün asıl sahibini seyretme fırsatı buluyor. Bu durum yani olaylara müdahil olmamak ilk başta benim de nefsime ağır geldi. Ama zaman içinde bu bilinç iman ile yerleşmeye başladıkça, içsel huzurum artmaya ve olaylar karşısında daha az yanmaya başladığımı fark ettim.

Benim için yazılarında ikinci önemli husus da ‘Rahman ve Rahmet’ kavramlarının İslam’ı ve Kuran’ı anlamakta temel anlamlar olduğudur. Allah’ın rahmetinin dünyamızı ve ahiretimizi kurtaracak tek şey olması ve tüm ibadetlerin amacının bu olması gerektiği benim alemimdeki dönüm noktalarıdır.

© 2010 Ayşegül Samur

Site içeriğinin tüm hakları yazar Ayşegül Samur'a aittir. İzinsiz internette, basın-yayın ya da radyo ve televizyon kuruluşlarında kullanılamaz, yayımlanamaz.