www.aysegulsamur.org

 

Merhaba değerli okurlar!

Müsaadenizle kısaca kendimi tanıtmak isterim. 1964 İstanbul doğumluyum, eğitim hayatımı İstanbul'da tamamladım ve halen İstanbul'da yaşıyorum. Aslen Konyalıyım ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. İslam tasavvufuna olan ilgim, 1992 yılında başladı. Yazı hayatıma ise, 1998 yılında açtığım kişisel web sayfamdaki tasavvufi makalelerle başladım. Daha sonra tasavvuf içerikli romanlar yazarak devam ettim.

İlk romanım 2010 yılında basıldı. Büyük bir emeğe ve uzun bir sürece bağlı olarak elde ettiğim manevi bilgileri daha fazla kişiyle paylaşabilmekten başka hiç bir hedefim yoktur. Yazarlık, geçim kaynağım değildir; benim için sadece bir gönül işidir. Hayatında sadece kızı, gönlünde yalnız âlemlerin Rabbi ALLAH olan samimi bir Müslüman'ım. Bundan başka hiç bir sıfatım da yoktur. Bir şehit kızı olmamdan ötürü "Türkiye Harp Malulü Gaziler Şehit Dul ve Yetimleri Derneği" üyeliği dışında üyesi olduğum herhangi bir parti, dernek, cemaat, tarikat  ya da herhangi bir kuruluş veya benzeri oluşum yoktur. Futbol takımı dahi tutmam. İmza günleri hariç olmak üzere okurlarımla da herhangi bir irtibatım yoktur. Yolumda yalnız yürürüm, tek Dostum ALLAH'tır. İnsanlığını, kulluğunu ve ahlakını örnek aldığım ve tâbi olduğum yegane zat, âlemlere rahmet  olduğu bildirilen Allah resulü ve nebisi Hz. Muhammed Mustafa  aleyhisselam'dır. Ve sadece O'na tabi olmak onuruna erişmeyi takdir eden Allah'a şükürde aczimi itiraf ederim.

Selam, sevgi ve saygılarımla...

A.Samur  

 

Duyuru!

 

Şubat 2016

! Resmi twitter adresim @SamurAysegul

! E-posta adresim samurayse@yahoo.com


Güncel

 

Şubat 2016

Ahiret perişanı olmak...

Allah, resulü (elçisi) ile kelamını iletmiştir, ama resulünde (elçisinde) görünmüş değildir. Resulullah; "Kulluk" ve "Elçilik" gibi sıfatları kabul etmiştir (ki bunlar Allah'a ait olmayan, kula ait sıfatlardır) ama "Allah'ı bende görebilirsiniz" veya bu minvalde bir söz söylememiştir. Eğer böyle demiş olsaydı, Hıristiyanlar İsa'ya yakıştırdıkları sebebiyle Kuran'da kınanmış ve kafirlikle suçlanmış olmazdı.

"Muhammed, yalnızca bir elçidir. Ondan önce nice elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölürse ya da öldürülürse, siz topuklarınız üzerinde gerisin geriye mi döneceksiniz? İki topuğu üzerinde gerisin geri dönen kimse, Allah'a kesinlikle zarar veremez. Allah, şükredenleri pek yakında ödüllendirecektir." (Âli İmrân, 144)

Hatta resulullaha hidayet edici olma sıfatı dahi verilmemiştir.

De ki: "Allah'a eş tuttuğunuz ortaklarınızdan, önce yaratıp, sonra da onu çevirip yeniden diriltecek var mı?" De ki, "Önce yaratıp, sonra da onu yeniden yaratacak olan Allah'tır. O halde nasıl yoldan saptırılıyor, döndürülüyorsunuz?" De ki, "Ortak koştuklarınızdan doğru yolu gösterecek olan var mıdır?" Deki, "Allah, hak olan doğru yola hidayet eder. O halde doğru yola hidayet eden mi kendisine uyulmaya daha layıktır, yoksa kendisine yol gösterilmeyince onu bulamayan mı daha layıktır. O halde ne oluyorsunuz? Nasıl hükmediyorsunuz?" (Yunus, 34-35)

(Resulüm!) Sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir. (Kasas, 56)

"Onları yola getirmek (hidayet etmek) senin boynuna borç değildir, ancak Allah dilediğini yola getirir (hidayet eder). (Bakara, 272)

Allah Kuran'da hidayet edici sıfatını sadece Kendisi, Kelamı Kuran ve Beyti Kabe için kullanmıştır. Hiç bir resulüne ve nebisine bu sıfatı vermemiştir.

Tâ, Sîn. Bunlar sana, Kur'ân'ın ve apaçık bir kitabın âyetleridir. İman eden müminler için hidayet rehberi ve müjdeci olmak üzere. (Neml, 1-2)

Kuran'ın hidayet kaynağı olduğuna dair daha pek çok ayet vardır. Maide suresinde Tevrat ve İncil için de hidayet sıfatı kullanılmıştır. Ayrıca:

Şüphesiz insanlar için kurulan ilk mabed, Mekke'deki çok mübarek ve bütün âlemlere hidayet kaynağı olan Beyt (Kabe)dir. (Al-i İmran, 96)

Enam suresinde hidayete erdirilen diğer elçiler sayılıyor ve ardından da peygamberimize şöyle deniyor:

"Bunlar, Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların hidayetine uy..." (Enam, 90)

Hidayete muhtaç olan bir varlık, hidayet edici olamaz.

Bir de şu hadislere göz atınız:

"Beni de, Meryem’in oğlu İsa’yı yüceltip uçurdukları gibi yüceltip uçurmayın. Ben yalnızca bir kulum. Deyin ki: Allah’ın kulu ve rasulü." (Buhari, Hudut, 31 vd.)

Hz. Ömer (r.a.) minberde, Allah Rasûlü (s.a.s.)’nden şunu duyduğunu söylemiştir: "Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’ya yaptıkları gibi, beni aşırı şekilde övmeyin! Ben ancak Allah’ın kuluyum. Bana ‘Allah’ın kulu ve Rasûlü’ deyin!" (Buhari, Enbiyâ, 48)

"Ey insanlar! Söyleyeceğiniz sözü söyleyin, azı ile yetinin. Şeytan sizi kışkırtmasın. Ben sadece Muhammed’im, Allah’ın kulu ve Resulüyüm. Beni, Allah’ın bana ihsan ettiği mevkiinin dışına çıkarmanızı istemem." (Nesai Amelü’l-yevm ve’l-leyl: 248-249, Ahmed: 3/153, 241.)

Mutarrif İbnu Abdillah, babası (radıyallahu anh)‘tan naklediyor:

Benî Amir heyetiyle Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanına gitmiştik: "Sen bizim efendimizsin!" diye hitap ettik. "Efendi, Allah'tır!" buyurdular. Biz: "Fazilette en ileride olanımız, mertlikte en başta gelenimizsin!" dedik. Bize: "Söylediğinizin hepsi bu veya buna yakın bir söz olsun. Şeytan sizi (mübalağalı medihlerde) koşturmasın!" buyurdular. [Ebu Davud, Edeb 10, (4806)]

Osman b. Maz’un’un hanımı, Rasulullah’ın yanında seslerini yükselten insanları uyarmak için: “Yavaş olun! Aranızda geçmişi ve geleceği bilen biri oturuyor!” diye uyarınca, Hz. Peygamber çok sert bir ses tonuyla dizleri üzerine doğrulup: “Siz ne diyorsunuz? Vallahi ben yarın başıma ne geleceğini bilmiyorum” diye çıkışmıştı. Yine Hz. Aişe: “Kim Muhammed yarın ne olacağını bilir sanıyorsa şüphesiz o Allah’a büyük bir iftirada bulunmuş olur.” (Müslim, İman 287)

Ayetle ve hadisle anlatıyorsun ama anlamıyor. Ne akıl var, ne kalp var, neresine hitap edeceksin? Mührü vurmuş ve kapatmış Allah, açamazsın ki tesir edebilesin. O sebeple hidayet eden sadece Allah'tır.

İçlerinden sana bakanlar da var. Fakat sen, körlere, üstelik basiretleri de yoksa hidayet edip yol gösterebilecek misin? (Yunus, 43)

Muhatabın Bakara suresi ilk 5 ayette müjdelenen sınıfa girmiyorsa (3. ayette gayba imandan söz edilir), senin aynanda yansıyan merhametin ışığı ne kadar parlak olursa olsun ona ulaşmaz, aciz kalırsın karşısında. Çünkü kolay değildir gayba iman. Zaten iman "gaybadır", "görülene" iman olmaz, onun adı "iman" değil "şahit olmak"tır. O nedenle iman nurundan nasipsiz olan için üzülmekten başka yapılacak bir şey yok. İlkel kavimlerden beri iman nurundan nasipsizler vardı. O nur olmadığı için veya örtülü kaldığı için put mantığını geliştirdiler. Gerçekte taşa tahtaya tapmadılar puta tapanlar. Dediler ki bunlara hulul etti Allah, bunlardan görünüyor bize, o sebeple bunlara kulluk ve ibadet ediyoruz. Böyleydi mantıkları... Gözleriyle odaklanacak bir şey arıyorlardı, gayba iman melekesi verilmediği için.

Allah akla sığmaz, göze görünmez ama kalbe hükmeder. Eğer bir kuluna rahmeti ve merhameti kapsamında olarak hidayet ederse, o kulunun kalbini ve gönül alemini "tek-eline" alır ve o kişi tereddütsüz olarak gayba iman eder. O'na bir merkez, mekan ve suret tayin etmeksizin zihin ve kalple yönelmeyi başarabilir. Aksi halde onu başaramaz ve aklından ve gözünden medet umar, ama elleri boş kalır. Ahiret perişanı putperest ve sefil bir kefere olur gider. Allah bizi bu sondan korusun!

Ayşegül Samur


Dikkat edin! Eğer "gerçekten inanmadığınız" bir şeyi söylüyorsanız, iki lafınızdan biri çelişkili olacaktır. Bir bilgi almışsınızdır ama henüz ona gerçekten inanmıyorsunuzdur. Zihin sürekli önceki "inandığına" gitmeye çalıştığı için, durumu kontrol edemeyip çelişkili konuşursunuz.

* * *

Zen rahibi gerçeğe giden yolu bulabilmek için on yılını bir mağarada meditasyon yaparak geçirmişti. Bir öğleden sonra mağarasında dua ederken içeriye bir maymun girdi. Rahip konsantre olmaya uğraşıyordu ama maymun iyice yanına yanaşmış, ayağından sandaletini almaya çalışıyordu. ''Kahrolası maymun!'' dedi rahip. ''Neden dualarımı bölüyorsun?'' ''Karnım aç'' dedi maymun. ''Git buradan! Tanrı''yla iletişim kurmamı engelliyorsun!'' Maymun: ''Benim gibi zavallı bir yaratıkla bile iletişim kuramazken Tanrı''yla nasıl iletişim kurabilirsin ki'' dedi.

* * *

Ne yazık ki bizim milletimizin Allah'ın sevmeyeceği çok çirkin bir adeti var. "El öpmek" ve "El öptürmek"! Ha birinin önünde eğilip el gibi bir uzvunu öpmüşsün, ha biraz daha fazla eğilip (secde misali) ayak uzvunu öpmüşsün, ne fark eder? Ölçü olarak eğim açısı mı verilmiş, açı artınca mı çirkinleşiyor konu? Kul kulun önünde eğilip el etek öper mi veya secde eder mi cancağızım? ŞİRK bu, rezalet! Kusura bakmayın ama başka hiç bir Müslüman ülkede böyle budalaca bir adet yok. Olsa bile o adet İslam'dan sonra kalkmıştır. Bu yaşıma geldim, elimi öpmek isteyene izin vermedim. Kızıma dahi elimi öptürmem. Eskiden bayramlarda diğer arkadaşlarının ana babalarının elini öpmesine özenirdi, izin verirdim. Ama o zaman çok küçüktü, anlamıyordu. Artık anlıyor, bayramlarda sarılıp kucaklaşıyoruz. Çok şükür ki el etek öptürmediğim için ahirette huzura çıktığımda utanmayacağım. Genelde (anlamayacak kadar küçük yaşta olanlar müstesna) elimi çekiyorum, eğilip öpmek isteyen genç kişiler bozuluyor. Uzun uzun izah da edemiyorum durumu, ortam müsait değil. Hani bazı kadınlar kendinden genç olanlar elini öptüğünde "Elim öpülecek kadar yaşlı mıyım? Münasebetsiz!" diye çıkışır da öptürmez ya elini, belki de öyle düşündüğümü zannediyor olabilirler. Ne düşünürlerse düşünsünler, böyle çirkin bir adeti sürdürmeyeceğim. Çünkü bu adet, bir cahiliyet adetidir bana göre. Sırf "geleneğimiz" diye şirk kokan bir adeti sürdürmek, şirkte inat etmektir. Müslüman olan kişi bu adeti sürdürmemelidir. Çok istiyorsanız el sıkın veya daha yakınınızsa kucaklaşın. Çok saygı duyuyorsanız "hafifçe" başınızı eğip selam verin. Bundan ötesi İslam ahlakına sığmaz.

Bedenin duruşu zihni etkiliyor olmasaydı, namazın fiili (şekli) yanı olmazdı. Secdenin manası teslimiyettir. Ama sadece zihnen değil, bedenle de secde istenmiştir. Çünkü dediğim gibi kişinin bedeninin duruşu, zihinsel durumunu da etkiler. Buna göre insanın bedeniyle yaptıkları üzerinde düşünün!

* * *

Kontrol edilemeyen güç, güç değildir.

* * *

Vicdanıyla midesi arasında kalıp mideyi seçenler, helal lokma yiyemez. Helal yemeyene de hidayet erişmez.

Ayşegül Samur


Mürşidsiz olmaz mı?

Olur olur, bal gibi olur. Nasıl mı? Aşağıdaki linkten okuyunuz...

http://www.aysegulsamur.org/olmazmi.htm


Bir sürpriz!

Bu sabah bir e-posta aldım, eski bir okurum şöyle yazmıştı:

Sayın Ayşegül Hanım,

Sizin sessiz takipçilerinizden biriyim. Her zaman yazdıklarınızı, anlattıklarınızı, sohbetlerinizi büyük bir dikkatle izlemekteyim. Bu anlamda eğer takipçi listesini görmek istiyorsanız, o listede ben daima varım. Kimse kalmasa bile ben ordayım ve bundan da çok büyük bir mutluluk duymaktayım. Sizin anlattıklarınızı, ilmi konularda açıkladıklarınızı değerlendirmeye çalışan biriyim. Mecbur olmadığınız halde bizlerle yaptığınız Hak yolundaki paylaşımlar için Allah Telala sizden razı olsun. İnşallah bizler de bu konuları değerlendiren idrak edenler oluruz.

Kıymetli dostunuzla yaptığınız sesli sohbetin daha ilk bölümünü defalarca dinlemek durumunda kaldım. Çünkü o kadar önemli manalar, sırlar açıklandı ki bugünkü tarikatlarda bile bilinmeyen şeyler anlatıldı. Değerli dostunuzdan da ALLAH razı olsun. Rahman olan ALLAH bir şekilde güzelliğini, kudretini bizlere sevdikleriyle ihsan ediyor. Bizleri müjdelendiriyor. Tabiî ki bu ilmi bilgileri idrak edip değerlendirenler bu yöndeki susuzluğu gideriyorlar. Belki de naçizane bir deyimle Kevser havuzundan içiyorlar. Lütfen bu konularda olan hakkınızı bizlere helal edin. Bu yazdıklarım umarım sizi rahatsız etmemiştir.

Son olarak Ayşegül Hanım; Kartallar yüksek ve yalnız uçarlar.

Rahman ve Rahim olan ALLAH'ım narın ateşinden korusun!

Saygılarımla,
Bülent E…..

Öncelikle değerli okuruma yazdığı güzel satırlar için çok teşekkür ederim. Helal edilecek bir hak yok! Herkes Allah için buluştu bu sayfada, hepimiz O'nun rızası için çabalıyoruz. Tüm haklar da O'nundur.

Hiç şüpheniz olmasın ki her birinizi hatırlıyorum, sevginizi ve saygınızı biliyorum. Aslında çoğu zaman bazı konularda latife ediyorum ama harflerin mimikleri yok ne yazık ki. Bu samimi satırları okurken sabah ezanı okunuyordu ve aniden önceden aldığım bir kararı vaktinden önce uygulamaya karar verdim. Daha önce de açıklamıştım, kitaplarımı web sayfamda elektronik kitap olarak yayımlayabileceğimi... Sessiz Sözler adlı kitabımı okuyanlara bir sürpriz hazırladım ve ilave olarak yazdığım 41. bölümü pdf. formatında yayımlıyorum. Kitabın tamamını değil, sadece ilave olarak yazdığım kısmı yayımlıyorum.

Bu ilave bölümü yazma sebebim, bazı okurlarımdan "2. bölüm olarak bir kitap daha yazamaz mısınız? Sonra ne oldu diye merak ediyoruz" şeklinde talepler gelmesiydi.

Kitabın 2. baskısını yapmaktan vazgeçtiğim için, hazırladığımız yeni kapağı yayımlamakta da bir mahsur görmüyorum. Kapakta kullanılan resmin ve sayfa iç dizgisinde kullanılan vektörlerin lisansı alınmıştır, her hakkı saklıdır. Kapak tasarımını grafiker Sn. Özlem Kılıç hanım hazırladı.

Söz konusu ilave 41. bölümü okumak için kitap kapağı üzerine tıklayıp açabilirsiniz.

Keyifli okumalar dilerim.

Ayşegül Samur

© Ocak 2016 / Kitap kapağı tasarımı dahil kitabın tüm hakları yazar Ayşegül Samur'a aittir.


Hz. Ali'nin Tevhid Hutbesi'inden bir alıntı:

http://www.aysegulsamur.org/ali_tevhid2.htm


Tasavvuf camiasını topyekun karşıma almak pahasına anlatmak istediğim nedir?

http://www.aysegulsamur.org/savas_ask.htm


Bir sohbet

Konya Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mikail Bayram. Aslen Azeri Türklerindendir. Selçuklu ve Anadolu dinler tarihi uzmanıdır. İncelediği el yazması eserlerin sayısı kendi beyanına göre 130.000'dir ve hiç de sıradan bir tarihçi değildir. Selçuklu araştırmaları konusunda Türkiye’de onun üzerine bir tarihçi yoktur. Mükemmel Farsçası, Arapçası ve Osmanlıcasıyla Orta Çağ tarihçiliği konusunda müthiş bir donanıma sahiptir. Ortaya koyduğu çalışmalarda bu birikimi görmek mümkündür. Öyle ki 13. yüzyıl Konya’sında ikamet etmekte olan 2500 hanenin bütün yerleşim planlarını, içinde yaşayan insanların künyeleriyle birlikte bilen bir tarihçidir. Konya’daki Yusuf Ağa Kütüphanesi’ni tamamıyla elden geçirmiştir. Binlerce tarihi el yazma eseri incelemiş, bir çoğunu defalarca okumuş, üzerinde çalışmalar yapmıştır. Hatta kendi beyanına göre Türkiye'de girip çıkmadığı kütüphane ve incelemediği el yazması kalmamıştır. Yusuf Ağa Kütüphanesinde okuduklarının izini sürmek için ülkedeki pek çok kütüphaneyi gezmiştir ve el yazmalarını incelemiştir. Kuzenim de bir tarih profesörüdür. Şu anda bir üniversitede dekan olarak görev yapmaktadır. Osmanlı arşivlerini incelemeye geldiğinde benim evimde kalırdı. O sebeple nasıl çalıştıklarını ve belge topladıklarını iyi bilirim. Hiç de hafife alınacak çalışmalar değildir yaptıkları..

Prof. Dr. Mikail Bayram, yurtdışında da pek çok kütüphanede araştırmalar yapmış bir bilim adamıdır. İddiaları delilsiz değildir ve bu kadar donanımlı ve değerli bir bilim adamının karşısına çıkanlar da ne yazık ki başta kendi meslektaşlarıdır. Sebebi de hocanın Mevlana ve Nasrettin Hoca'nın çatışma içinde olduğunu iddia etmesidir. Lakin elinde bunun delili olan birçok kaynak ve belge var. Diğerleri ise bu delilleri incelemek şöyle dursun, üzerinde düşünmeye bile yanaşmamışlardır. Bu yaklaşım, asla bilimsel bir yaklaşım değildir. Bilim adamı duygusal düşünmez. Bilimsel yaklaşım, her duygudan uzak objektif olabilmektir. Bizim ülkemizde bilimin ilerleyememesinin sebebi de işte bu temel bilimsel yaklaşımdan uzak olunmasıdır. Görmemezlikten gelirlerse, yok sayarlarsa yok olacağını zannediyorlar herhalde. Çoğu da Mevleviliğe ve tasavvufi düşünceye sempati duydukları için bu tepkiyi veriyorlar. Gerçekle yüzleşmeye hiç kimsenin cesareti yok.

Oysa yakın tarihimizin bile nasıl saptırıldığını ve gizlendiğini, uzun yıllar pek çok tarihi olayı yanlış bilip kabul ettiğimizi, daha doğrusu bize böyle kabul ettirildiğini unutuyoruz.

Belki de halka mal olmuş iki önemli şahsiyetin çatışmasının bilinmesinin manevi hayata zarar vereceği düşünüldüğü için tepki veriliyordur. Ancak unutulmamalıdır ki iman ve maneviyat şahıslara değil Kuran'a ve Allah'ın nebisine (sünnetine) bağlıdır. Bu iki "ana kaynak" varlığını ve gücünü korudukça hiç kimsenin imanı zarar görmez. Belki de tam aksi oluyordur. Bilakis koruduklarımız İslam'a ve halkın imanına zarar veriyordur. Nasrettin Hoca'yı tenzih ederim. Selçuklu Devletinin ayakta kalması için verdiği mücadele asla hafife alınamaz. Ancak Mevlana, Şems ve Muhiddin Arabi konusuna biraz şüpheyle yaklaşmamızı gerektirecek pek çok sebep var ve görmezden gelinemez.

Şimdi size Prof. Dr. Mikail Bayram'ın sohbetinden Hululiye mezhebinden olarak gördüğü Mevlana, Beyazıdi Bistami ve Muhiddin Arabi ile ilgili bir sohbet paylaşacağım. Arada kısa bir bölümü kestim, bir dinleyin. Kararınızı ona göre verin.

http://www.aysegulsamur.org/ses013.rar

Dilerseniz hocanın araştırma sonuçlarını paylaştığı daha pek çok sohbet kaydı da var internette, bulup dinleyebilirsiniz. Bana göre bu ülkedeki gelmiş geçmiş en önemli tarihçilerden biridir ve çok değerli bir bilim adamıdır.

Ayşegül Samur


Vahdet-i Vücud görüşü nasıl ortaya çıktı?

Muhiddin Arabi, İslam'dan önceki pek çok felsefi akımı okumuştur. Örneğin bunlardan biri de Yunan Felsefesidir. Özellikle İskenderiye Mektebini iyi bilirdi. Neoplatonizmin kurucusu antik filozof Plotinus'un fikirlerinden çok etkilenmişti. Kabala'yı da gayet iyi bilirdi. Hayatı boyunca Yunan filozoflarının ortaya attığı bazı meseleleri ve hatta Kabala öğretisini İslamileştirmeye çalışmıştır. Bunu yaparken de ayetleri ve hadisleri tevil yoluna gitmiştir. "İlham aldım, rüya gördüm vs." diyerek kafasına göre bir sentez oluşturmaya çalışmıştır. Mesela dönemin önemli bir Yahudi filazofu olan İbn Meymūn adlı kişiye uzun süre öğrenci olduğu da bilinir. İbn Meymūn aynı zamanda hahambaşı, yasa koyucu, Talmud bilgini ve vezaret tabibidir. Musevî bilginler arasında "İkinci Musa" lakabı ya da rütbesiyle adının baş harflerinden oluşan "RaMBaM" adıyla da bilinirdi. Bu kişiden Yunan Felsefesi ve Kabala ilmi öğrendiği de gizli değildir, herkesin bildiği bir gerçektir. Ayrıca Cezayir'de yaşayan İbn Cebirol adlı diğer bir Yahudi filozof ve şaire de öğrencilik etmiştir. İbn Cebirol, İbn Meymūn ile birlikte İslam felsefesi ve tasavvufta çok etkili olmuş iki Yahudi filozoftur. Tabii ki İbni Arabi'nin de tüm düşünce dünyasını şekillendirmişlerdir. İbn Cebirol'un en önemli kitabı, Yenbu'ül-hayat´tır (Hayatın kaynağı). Burada Cebirol, panteist eksenli felsefi düşüncelerini dile getirir. Muhiddin Arabi Anadolu'ya geldiğinde 20-25 yıl Malatya'da yerleşip yaşıyor. Burada kaldığı sürece de Süryani düşünürlerle görüşmüş ve fikir alışverişi yapmıştır. Süryaniler de eski Yunan felsefesine çok önem verirler ve okurlardı. Hatta Yunan felsefesine ait eserleri Arapçaya ilk çevirenler de Süryanilerdir. Onların çevirdiği eserleri de okumuştur İbn Arabi.. Ve meşhur Vahdet-i Vücud inancı işte böyle ortaya çıkıyor. Bunlar akademisyenlerden aldığım bilgilerdir.

Şimdi anladınız mı neden bu görüşe karşıyım? Bugüne kadar Vahdet-i Vücud görüşünün hatalarını dile getirdim. Bugün de bu görüşün nasıl ortaya çıktığını anlattım. Aslında kitabımda da kısmen anlattım ama bir romanda bu kadar ayrıntıya giremedim takdir edersiniz ki. Ve twitterda da yazamıyorum, çünkü okuyup araştırmayan, kulaktan duyma bilgilerle bu konuya yaklaşanlar bunları hazmedemiyor ne yazık ki. Ama gerçek de bu; ister yutulsun, ister yutulamasın.

Bilmiyorken mazur görülebilirsin. Ama eğer biliyorsan..? İşte size tarihi kaynaklara dayalı bilgi! Artık onu nasıl değerlendirirseniz değerlendirin.

Bu arada Nasrettin Hoca'nın da Vahdet-i Vücud görüşüne karşı çıktığını ve Muhiddin Arabi'nin üvey oğlu ve öğrencisi olan Sadrettin Konevi ile bu konuda mektuplaşmalar yoluyla ilmi tartışmalar yaptığını da öğrendim. Yüce Rabbim bu konudaki mücadeleme her gün başka başka kanıtlarla destek veriyor, şükürde acizim.

Ayşegül Samur


Herkese koşulsuz sevgi anlayışı bizi batı emperyalizminin kölesi yapabilir mi?

http://www.aysegulsamur.org/emperyalizmin_kolesi.htm


Aşkın/Sevginin Sırrı (eski bir yazıya yeni düzenleme)

http://www.aysegulsamur.org/askin_sirri.htm


Sorular ve cevaplar...

Okurlarımdan bir hanımın soruduğu sorular ve yazdığım cevaplar aşağıdadır.

http://www.aysegulsamur.org/sorular_cevaplar.htm


İmam Rabbani’nin tevhid görüşüyle ilgili…

http://www.aysegulsamur.org/imam_rabbani.htm


Düşünsel Paylaşımlar

 

2002 - 2015

2002-2015 yılları arasında yazdıklarımdan seçtiklerim

http://www.aysegulsamur.org/yazilar.htm


İkinci Romanım

 

Ekim 2012 - Mayıs 2013

Merhaba değerli okurlar!

AYN'IM isimli ikinci romanımı, 2012-2013'te e-kitap formatında ve onbeş günde bir bölüm olmak üzere dizi şeklinde yayımladık. Sonrasında yaklaşık bir yıl süresince kitabın tamamını ücretsiz elektronik roman olarak sayfada yayınlamaya devam ettim. Kitap olarak basıma gireceği için artık sayfada yayınlanmayacaktır, bilginize...

İnternette e-kitap olarak yayımlanma Tarihi: Kasım 2012 - Mayıs 2013
Editör: Güliz Bayrakçı
© Telif hakkı: Romanın tüm hakları yazar Ayşegül Samur'a aittir.

Romanın Konusu:

Biri Fransa'da, biri de Türkiye'de iki bebek dünyaya gelir. Bu çocuklardan biri Rahmani bir topluluğun gözetiminde, diğeri de şeytani bir topluluğun gözetiminde büyür ve farklı eğitim süreçlerinden geçerler. Çocukların dünyaya gelmesine vesile olan ebeveynlerin ve yetiştiren kişilerin beklentileri ile çocukları yaratan Allah'ın takdiri aynı mıdır? Bu çocuklar büyüyüp günün birinde karşılaşacaklar mıdır?

Okuyacağınız romanda; gizem, duygusallık, gerilim ve aksiyonla harmanlanmış ilginç bir hikaye içinde, İslam tasavvufu ile yeryüzündeki kadim ezoterik öğretilerin mukayesesi yapılarak, İslam'ın üstünlüğü gözler önüne serilmiştir.

AYN'IM, tür olarak yarı fantastik bir romandır. Romanda her ne kadar tanıdığınız şehirler ve aşina olduğunuz mekanlardan söz ediliyor olsa da kitap sizi adeta paralel bir evrendeki farklı bir dünyaya götürüyor ve bazı tasavvufi ve ezoterik bilgileri bu yarı fantastik dünyada veriyor. Tıpkı rüya içinde rüya görmek ya da hayal içinde bir başka hayale dalmak gibi...

Okuduğunuz hikayenin konusu tamamıyla kurgudur. Bilgi dağarcığınıza ve hayal dünyanıza gökkuşağı renkleri katabilmesi umuduyla...

 

 

İlk Romanım

 

Haziran 2010

 

İlk Baskı Haziran 2010

© Telif hakkı: Romanın tüm hakları, yazarı Ayşegül Samur'a aittir.

"Sessiz Sözler" isimli romanımın imza günü etkinliği

(28 AĞUSTOS 2010 tarihinde ÜSKÜDAR - BAĞLARBAŞI KÜLTÜR MERKEZİ)

http://www.aysegulsamur.org/imzagunu.htm

Romanın Konusu:

21. yüzyılın insanı bilim ve teknolojide benzeri görülmemiş bir ilerleme kaydetmiştir. Artık maddi açıdan arzu ettiği her şeye sahiptir. Fakat ne yazık ki sahip oldukları ona huzur ve mutluluk getirmemiştir. Çünkü tüm bu göz alıcı gelişmeler her geçen gün daha çok dışa yönelmesine ve gün geçtikçe öz gerçeğinden, iç âleminden ve maneviyatından daha çok uzaklaşmasına neden olmuştur. Oysa insan için özüne ve iç âlemine yönelip kendini tanımak, yaratılış programından kaynaklanan değişmez bir gerekliliktir. Ebedî huzuru ve mutluluğu da bu yönelişi ve tanımayı ne kadar gerçekleştirdiğine bağlıdır; maddi gelişimine değil. İnsanın maddi varlığı ve dünya yaşamı gelip geçicidir. Gelip geçici olan ise, manevi varlığı ile ebedî ve ölümsüz olana huzur ve mutluluk veremez.

Bu roman, dış dünyaya yönelerek bir çıkış yolu arayan mutsuz bir kadının, huzur ve mutluluğu ancak iç âlemine ve özüne yönelerek bulabilme sürecini anlatan bir hayat hikayesidir. Kitapta gösterilen hedef, doğaüstü ve mucizevî bir nokta değildir; her şey olağan seyrindeyken, tüm acıların ve ıstırabın bittiği ruhsal dinginlik noktasıdır, yani huzurdur. Bu nokta hiç kimse için uzak değildir. Belki küçük bir yönelim farkı ve bir bakış açısı değişikliğinde gizlidir, kim bilir? Bunu öğrenmek için romanı okumak gerekir.

 


Konuk Yazar

 

Kasım 2014

 

Değerli Dostum Şakir Yıldız'ın çok kıymetli eseri Rahman Risalesi'nin ikinci ve son bölümü aşağıdaki adreste PDF formatında olarak verilmiştir. Hemen açıp okuyabilirsiniz. Allah anlamamızı kolaylaştırsın! AS.

Rahman Risalesi 2. Bölüm

http://www.aysegulsamur.org/rahman_risalesi2.pdf

Rahman Risalesi 1. Bölüm

http://www.aysegulsamur.org/rahman_risalesi1.pdf


© 2010 Ayşegül Samur

Site içeriğinin tüm hakları yazar Ayşegül Samur'a aittir. İzinsiz internette, basın-yayın ya da radyo ve televizyon kuruluşlarında kullanılamaz, yayımlanamaz.

 

.