www.aysegulsamur.org

Ayşegül Samur'un Resmi Web Sayfası

 

Merhaba değerli okurlar!

Müsaadenizle kısaca kendimi tanıtmak isterim. 1964 İstanbul doğumluyum, eğitim hayatımı İstanbul'da tamamladım ve halen İstanbul'da yaşıyorum. Aslen Konyalıyım ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. İslam tasavvufuna olan ilgim, 1992 yılında başladı. Yazı hayatıma ise, 1998 yılında açtığım kişisel web sayfamdaki tasavvufi makalelerle başladım. Daha sonra tasavvuf içerikli romanlar yazarak devam ettim.

İlk romanım 2010 yılında basıldı. Büyük bir emeğe ve uzun bir sürece bağlı olarak elde ettiğim manevi bilgileri daha fazla kişiyle paylaşabilmekten başka hiç bir hedefim yoktur. Yazarlık, geçim kaynağım değildir; benim için sadece bir gönül işidir. Hayatında sadece kızı, gönlünde yalnız âlemlerin Rabbi ALLAH olan samimi bir Müslüman'ım. Bundan başka hiç bir sıfatım da yoktur. Bir şehit kızı olmamdan ötürü "Türkiye Harp Malulü Gaziler Şehit Dul ve Yetimleri Derneği" üyeliği dışında üyesi veya sempatizanı olduğum herhangi bir parti, dernek, cemaat, tarikat  ya da herhangi bir kuruluş veya benzeri oluşum yoktur. Futbol takımı dahi tutmam. İmza günleri hariç olmak üzere okurlarımla da herhangi bir irtibatım yoktur. Yolumda yalnız yürürüm, tek Dostum ALLAH'tır. İnsanlığını, kulluğunu ve ahlakını örnek aldığım ve tâbi olduğum yegane zat, âlemlere rahmet  olduğu bildirilen Allah resulü ve nebisi Hz. Muhammed Mustafa  aleyhisselam'dır. Ve sadece O'na tabi olmak onuruna erişmeyi takdir eden Allah'a şükürde aczimi itiraf ederim.

Selam, sevgi ve saygılarımla...

A.Samur

samurayse@yahoo.com

 

Duyuru!

 

Kasım 2014

Hiç bir derneğin üyesi değilim demiştim. Fakat unuttuğum bir konuyu okurlarımla paylaşma istiyorum. Bir şehit kızı olduğumdan dolayı, 1915 yılından bu yana faaliyet gösteren "Türkiye Harp Malulü Gaziler Şehit Dul ve Yetimleri Derneği" üyesiyim. Derneğin faal bir üyesi değilim. Yıllık aidatlarımı öderim ve her yıl şehit ailelerinin yararına kullanılmak üzere belli bir miktar yardımda bulunurum. Üyeliğimin mahiyeti bu kadardır.

Yayıncıdan kaynaklanan nedenlerden ötürü her iki kitabımın piyasaya çıkması da Mart ayına kaldı, üzgünüm. Bu konu benim inisiyatifimden çıktı ne yazık ki. Takdiri ilahi böyle, neylersiniz.

! Resmi twitter adresim @SamurAysegul


Güncel

 

Şubat 2015

Allah'ın işlerine akıl sır ermez

Benim sadece bir yazar olduğumu, okurların da web sayfamdaki yazılarımı sessizce takip eden edepli kişiler olduğunu akılları almıyor bazı kimselerin. Yıllardır web sayfamı takip edenler olduğunu biliyorum, ama ne ben onları tanırım ne de onlar beni. Öyle cemaat mantığı ile hareket edecek cahil insanlar da değiller, arada bir soru sormak için e-mail yazdıklarında kendilerini tanıttıkları için biliyorum. Her biri az çok eğitim almış, aklı başında kişiler. Hayatlarında bir kere bile görmedikleri bir yazarım. Beni okuyan diğer kişileri de tanımazlar. Hal böyleyken nasıl olur da ortada olmayan bir toplum bilinciyle hareket edebilirler? Ayrıca, niye böyle bir halet-i ruhiyeye girsinler, onlara ne? Aklı başında hiç kimse fikirlerini okumayı sevdiği bir roman yazarının dostunu düşmanını araştırmak gibi mantıksız, saçma ve boş beleş işlerle ilgilenmez ve onun adına fedai kesilmez.

Herkesi kendi gibi sanmak da bir nefs illetidir. İrfan dilinde bu zanna, tüm alemi kendiyle örtmek de denir.

Özetle, haberleri bile yokken saçma sapan iddiaların hedefi olan (benim bile çoğunu tanımadığım) okurlarım da temizlendi, günahları aktı gitti iftira sahiplerine. Bakın gördünüz mü, sadece bir sayfayı takip edip nasıl bir ikrama nail olduğunuz?!! Allah'ın işlerine akıl sır ermez!! O, dilediğini yapan, lütuf ve ikram sahibidir.

Beni okumaya devam edin canlarım. Bu sayfada türlü türlü nimetler var. :))

27.02.2015

Ayşegül Samur


İftira Ederek Günah Almak

Hepimiz beşeriz ve zaman zaman şaşıyoruz. Ama bazılarımız aynada kendine bakamayacak kadar nefsinin körü olduğundan, yolu şaşsa da anlayamıyor ne yazık ki..

Konuşmayacaktım ama düşündüm de bazen konuşmak vebalken bazen de susmak vebaldir. Bir hata bir kez yapılırsa, yüze vurulmaz, edeple görmezden gelinir. Ama sürekli tekrar ediyorsa, o zaman konuşmak ve nasihat gerekir. Zaten uzun süredir susuyordum, konuşanlar fazlasıyla konuşmuştu. Daha önce sustum, çünkü konuşsam da anlamayacak kadar kendi fikriyle perdeli kimseler vardı. "Boş ver, sus!" dedim kendi kendime, "Herkes kaderini yaşar, kaderi de hak ettiğidir".

Ne demiş irfan sahipleri? Kula bela gelmez HAK yazmadıkça; HAK bela yazmaz Kul azmadıkça! Bu sözün anlamı şudur: Allah'ın takdirine kör olan kul azar, kul azınca Allah o azgınlığa bir de bela yazar. Ama taşın suya atılması noktası, o kulun, Allah'ın takdiri olan bir imtihanı atlatamayıp hataya sapmasıdır ve böylece onun sonucu olan belayı da hak etmiş ve davet etmiş olur. Yani; ilahi takdire itiraz, isyan ve tahammülsüzlükten dolayı basiretin iyice örtülmesi, gönül gözünün kapanması ve kalbin kararmasıyla iyice günaha sapmak ve sonucu olan cezanın da belaya dönüşmesi gibi..

Bazen de bir kul imtihana tabi tutulduğunda Allah o kulunu başka kulları vesilesiyle uyarır. İşitirse ne ala, ama burnunun dikine giderse, sonrasında başına geleceği de hak eder. İtirazı devam ettikçe bela da büyür. Teslimiyet bu sebeple önemlidir. Kuzu gibi olacaksın, başını koyup adeta kurbanlık gibi duracaksın ki gazap dinsin. Belayı def etmenin sırrı teslimiyeti idraktir.

İlim, irfan deyince hiç birimiz mangalda kül bırakmıyoruz da icraata gelince işler değişiyor. Misal; "Gıybet etmeyin, iftira etmeyin, günah almayın!" diye ahaliye öğüt vermek kolaydır. Peki, bu öğüdü veren kişiler o günahlardan ne kadar sakınıyorlar acaba? Aleme nasihat ederken en önde gidiyoruz da aynaya bakmak konusunda ihmalkar veya inatçıyız. Biri imtihan olurken kolaydır atıp tutmak, ama Allah bizi imtihan ederken çuvallar kalırız çoğumuz.

Bundan altı yedi ay önce hiç bir alakam olmayan bir olayda hem de adımı vererek açık açık suçlayanlar olmuştu. Ne geri kafalılığım kalmıştı, ne ahmaklığım. Hatta okurlarım ve takipçilerime bile iftira ve hakaret edilmişti. Ağızlarına geleni sayıp dökmüşlerdi. O zaman bir kez uyarmıştım, "Dikkat edin, günaha girip iftira ediyorsunuz. Belli ki gözünüzü kin ve nefret bürümüş, ne benim ne de okurlarımın bu olayla alakası yok!" diyerek. Ama inatla ve sabit fikir halde ve hatta paranoyakça suçlamaya devam etmişlerdi. İmtihan edildiklerinin ve imtihan edeni göremedikleri için büsbütün hataya sürüklendiklerinin farkında bile değillerdi. Baktım ki uyarılarımı da işitmeyecek kadar nefslerinin körü olmuşlar, cümlesini Allah'a havale edip susmuştum. İnanıyordum ki Allah bu saçma ve komik iftirayı benim ve okurlarımın üzerinde bırakmayacaktı. O'na tevekkülüm tamdı, Vekil'im Allah'tı. Aradan aylar geçti ve nihayet bu olayla ne benim, ne de okurlarımın hiç bir ilgisi olmadığı ayan beyan ortaya çıktı. Sabreden derviş, muradına ermiş!

Nene gerek gözünle görmediğin bir konuda fikir yürütmek? İnsanın gayb hakkında atıp tutması (gaybı taşlaması); kendi görüşlerini, karar ve hükümlerini bu kadar haklı görmesi nefsin bir illetidir.

"Kahrolsun kendi tahminlerini ileri sürenler! Onlar bir sarhoşluk ve cehalet içinde şuursuzdurlar." (Zariyat, 10-11)

"Onların çoğu zandan başka bir şeye tâbi olmaz. Şüphesiz zan haktan bir şey ifade etmez." (Yunus, 36)

"Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır..." (Hucurat, 12)

Bilmiyorum ki acaba haya ve edepten nasipleri var mı? O kadar emindiler ki başlarına gelen o işin (imtihanın) arkasında ben ve okurlarım olduğundan, o sebeple etmedikleri hakareti bırakmamışlardı. Uyardığım halde kulaklarını tıkadılar ve kendi kendilerini mahcup edecek duruma soktular. İlim irfan sahibi insanlar gayb hakkında söz söylerken tedbirli olmaz mı, zanlarının esiri olur mu? Müslüman kişi bu kadar nefsinin körü olur mu?

Ee, ne olacak şimdi? Hani kul hakkı diye bir şey vardı, helalleşmek gerekirdi? Siz okurlarımdan ya da benden gelip özür dileyen oldu mu veya helalleşen? Olmadı tabii ki. Olmalı mıydı? İslam'a göre evet. Ama dinine samimiyetle bağlı olup Rahman'a itaatkar olanı ara ki bulasın? Kaldı ki bu kişilerin bu türden iftiraları bir değil, iki değil. Artık bu gibi kimseleri suyla sabun gibi, bol köpüklü hamam sefası gibi görmeye başladım. Yılda bir kez paranoyakça hezeyanlara kapılıp beni de sizleri de pürü pak, tertemiz ediyorlar, çok şükür elhamdülillah! Kurban olduğum Allah'ım çok Latif ve Kerim (lütuf ve ikram sahibi).

Demek ki bu noktadan sonra ilmin, irfanın ve olgunluğun kimde olduğunu göstermek bana ve okurlarıma düşüyor. Cahilleri, cahilliklerine verip affedeceksin ki daha fazla kayba uğramasınlar. Zaten bu şuursuzluk insana bela olarak yeter, daha ne olsun? Çünkü bu tür şuursuzluklar, günahların doğurganı olarak seri imalat yaparlar adeta. İnsana bundan daha büyük bela mı olur?

Allah kurtarsın yazık. Ne diyelim, selametle...

27.02.2015

Ayşegül Samur


Niyet hayır, akıbet hayır...

Dinimizde yapılan amellerin değeri niyete göre belirlenir. Hz. Ömer (r.a)'den rivayet edilen bir hadiste de şöyle buyrulur:

"Ameller ancak niyetlere göredir. Herkes için ancak niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti Allah ve Resulüne ise, onun hicreti Allah ve Resulünedir. Kimin hicreti de dünya veya bir kadınla evlenmek için ise, onun hicreti de, hicret ettiği şeyedir." (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî).

Bazen niyet amelin de önüne geçer. Çeşitli sebeplerle işlenemeyen amel, niyet sebebiyle sanki işlenmiş gibi sevap kazandırır. Zeyd b. Sabit (r.a)'ten şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Müminlerden savaşa katılmayıp oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad edenler bir değildir" (Nisâ, 95) ayeti inince, Allah Elçisi bunu yazmamı istedi. Tam bu sırada bir a'ma olan Abdullah İbn Ümmi Mektûm gelerek; "Ey Allah'ın Resulü cihada gücüm yetseydi, ben de gider düşmanla savaş yapardım" dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak aynı ayetin devamında; "Özürsüz olarak (savaşa katılmayıp oturanlar)" istisnasını indirdi" (Buhârî, Tirmizî, Ahmed b. Hanbel).

"Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır. Münafığın ameli de niyetinden hayırlıdır." (Suyûtî, Fethu’l-Kebîr, III, 265. )

İbni Abbas (r.a)’dan Rasulullah (s.a.s)’ın, bir kudsi hadisi naklederek şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Aziz ve yüce olan rabbiniz merhametlidir. Sizden iyilik yapmaya niyet eden bir kimse, sonra onu yapmazsa Allah (c.c) onun için bir iyilik sevabı yazar. Şayet niyet ettiği bu iyiliği yaparsa on mislinden 700 misline kadar karşılık yazar. Bir kötülüğü yapmaya niyet eden kimse, sonra (vazgeçip) bunu yapmazsa, Allah (c.c) ona bir hasene sevabı yazar. Eğer bu kötülüğü yaparsa, kötülüğünün miktarınca ceza yazar veya onu siler." (Buhari, Müslim, Ahmed, Nesei)

Başka bir hadisi şerifte de Peygamberimiz (a.s.) şöyle buyurmaktadır:

"Allah, sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz. O, sadece sizin kalplerinize ve işlerinize bakar." (Müslim, İbn-i Mace)

İslam'da ibadete dahi niyet ederek başlanır ki o ibadet Allah katında kabul olsun. Mesela namaza başlarken "Allah rızası için.." diye niyet edilerek başlanır. Çünkü dinde en önemli niyet, Allah'ın rızasını gözetmektir.

"Sırf Allah'ın rızasını dileyerek sabah akşam Rab'lerine dua edenleri huzurundan kovma. Onların hesabından sen sorumlu değilsin, onlar da senin hesabından sorumlu değiller. Onları yanından kovduğun takdirde zalimlerden olursun." (Enam, 52)

"O inkarcılar (kâfirler), beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Doğrusu biz cehennemi o kâfirlere bir konak olarak hazırladık. De ki: Amelleri en çok boşa gidenleri size bildirelim mi? Onların dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir. Oysa onlar güzel işler yaptıklarını sanıyorlardı. İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O'nun huzuruna çıkacaklarını inkâr etmişlerdir de bu yüzden iyilik altında yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız." (Kehf, 102-105)

Esasında yaptığımız her işte niyet çok önemlidir. O sebeple niyetimizi temiz tutmaya çalışmalıyız. Niyet iyi olmazsa, sonuç da iyi olmaz. Peki, hangi niyet hayırdır, hangisi şerdir?

Eğer müminler isek (Allah'a inanalar isek), her işimizde Allah'ın rızasını gözetme niyetinde olmalıyız ki bana göre niyetin gerçek anlamda hayır olması demek budur.

Niyetin "Allah rızası için" olmasının önemi aşağıdaki hadisi şerifte çarpıcı bir şekilde şöyle vurgulanmıştır:

Ebu Hureyre (r.a)’den Rasulullah (s.a.s)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Allah (c.c) kulunu gördüğü halde melekler O’na şöyle diyecekler: "Ey Rabbimiz! Senin bu kulun, bir kötülük yapmak istiyor." Allah (c.c), o kulunun durumunu çok iyi bilmektedir. Bu sebeple onlara şöyle diyecek:

"Onu gözetin! Eğer bu kötülüğü yaparsa, onun karşılığı kadar ona yazın. Eğer bunu yapmayıp terk ederse, bunu onun için bir hasene olarak yazın. Çünkü onu, benim için terk etti." (Müslim)

Allah rızası niyetle yapılmayan her işimize nefs karışır ve sonucun da hayır olması beklenmez. Zaten nefs başlı başına bir şer değil midir?

"(Ey insanoğlu!) sana gelen her iyilik Allah'tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir..." (Nisa, 79)

Bu ayette dahi nefs için yapılanla, Allah rızası için yapılanın farkına işaret vardır bana göre...

Niyetin önemi ile ilgili Hz. Ali'ye isnat edilerek anlatılan şu olay da ibret vericidir:

Bir harpte Hazreti Ali (r.a.) bir kâfirle çarpışıyor ve kâfir usta bir savaşçı olduğu için bir türlü mağlup edemiyordu. Tam karşı karşıya geldikleri bir sırada Hazreti Ali: "Ya Allah!" diyerek kâfirin üzerine hücum edip yere yatırdı. Çıkıp göğsü üzerine oturduktan sonra hançerini çıkarıp geberteceği sırada kâfir Hazreti Ali'nin yüzüne tükürdü. Kâfir bunu, Hazreti Ali gazaba gelsin de daha çabuk öldürsün diye yapmıştı. Hz. Ali hemen kâfirin üzerinden kalkarak onun da ayağa kalkmasına müsaade etti. Kâfir şaşırmıştı: "Ya Ali, ben seni kızdırmak için yüzüne tükürdüm, sense beni tam öldüreceğin sırada serbest bıraktın. Bunun sebebi nedir?" diye sordu. Hz. Ali kâfire şu cevabı verdi: "Ben bu harp meydanında Allah rızası için çarpışıyorum. Sen yüzüme tükürdüğün zaman içimde sana karşı bir hissi nefret belirdi. Bundan sonra seni öldürmüş olsaydım, Allah için değil de nefsime yapılan hakaretten dolayı öldürmüş olacaktım. Bu sebeple seni öldürmekten vazgeçtim, dedi.

Kâfir Hazreti Ali'nin bu sözünden sonra İslam'ı kabul etti.

Bir de Gazali'nin hikayesi var niyetle ilgili...

Âbidin biri uzun yıllar Allah’a ibadet etmiş. Günün birinde bir cemaat kendisine gelerek; "Burada ağaca tapan insanlar var." demiş. Buna kızan âbid, baltayı omzuna alarak ağacı kesmek üzere yola çıkmış. Yolda şeyh suretinde Şeytan ile karşılaşmış. Şeytan, nereye gittiğini sormuş, âbid ağacı keseceğini söylemiş. Şeytan:

"Sana ne! İbadetini bıraktın da ağacı kesmekle mi meşgul oluyorsun! İbadetine dön.” demiş. Âbid: “Bu da benim bir ibadetimdir." demiş. Şeytan: "Sana izin vermem." demiş ve dövüşmüşler. Âbid, Şeytan’ı yenerek göğsünün üzerine oturmuş. Şeytan: "Beni bırak, sana söyleyeceklerim var, sen bundan sorumlu değilsin. Kendin ağaca tapmıyorsun, başkasından sana ne? Allahu Teâlâ’nın yeryüzünde bu kadar peygamberi var, dilese buraya da bir peygamber gönderir ve ağacı ona yıktırır." demiş.

Şeytan, âbidi vazgeçiremeyeceğini anlayınca, şöyle bir teklifte bulunmuş: "Senin hiçbir malın yok, insanlara yük oluyorsun. Şayet emsallerinden üstün olmak, fakirlere yardımda bulunmak gibi meziyetlere sahip olmak istersen, bu işten vazgeç, evine dön. Her sabah senin başının ucuna iki altın koyarım. Bunları istediğin gibi kendine, ailene ve yoksullara dağıtırsın. Bu ise senin için bu ağacı kesmekten çok daha hayırlı olur. Çünkü onu kesmen ağaca tapanlara bir zararı olmadığı gibi, ağaca tapmayanlara da bir kârı yoktur." demiş.

Âbid bir süre düşündükten sonra; "Bu ihtiyar doğru söylüyor. Ben peygamber değilim ki, bu ağacı kesmek mecburiyetinde kalayım. Allah Teâlâ bunu kesmeyi bana emretmedi ki, kesmemekle O’na asi olayım. Bu ihtiyarın vaadi hepsinden faydalı ve karlıdır." diyerek onunla sözleşmiş ve geri dönmüş. Akşam yatmış, sabahleyin başucunda iki altın bulmuş. Ertesi sabah da aynı vaziyette iki altın bulmuş ve ondan sonra altınlar kesilmiş. Altınların kesildiğini gören âbid, hiddetle yine baltayı omuzlamış ve ağacı kesmek üzere yola çıkmış. Yolda yine aynı ihtiyarla karşılaşmış. İhtiyar nereye gittiğini sorunca, ağacı kesmeğe gittiğini söylemiş. Bunun üzerine ihtiyar: "Geçmiş olsun, sen onu daha yıkamazsın." diyerek tekrar dövüşmüşler. Bu defa ihtiyar (şeytan), âbidi ayaklarının altına almış. Âbid, bir şey yapamayacağını anlayınca, ihtiyara:

"Beni bırak ve bana ilk önce nasıl sana galip geldiğimi ve şimdi senin beni nasıl mağlup ettiğini anlat." demiş. Şeytan: "İlk hiddet ve çıkışın Allah içindi ve niyetin samimiydi. Onun için Allahu Teâlâ seni galip getirdi. Fakat bu seferki hiddetin, dünya ve niyetin altınlar için oldu. Bunun için ben seni mağlup ettim." demiştir. (Gazali, İhya, IV, 377.)

Fakat niyetim iyi diyerek bile bile şer yoluna sapmak da şeytanın hilesi olabilir, buna da dikkat etmek gerekir. Örneğin birilerine iyilik ve hayır yapacağım diye başka birilerine bile bile eziyet ediyorsan, zulüm yapmaktan çekinmiyorsan, o yaptığın iyiliğin ve hayrın sonu hayır değildir. Haddi zatında yaptığın da hayır ve iyilik değildir zaten. Niyetin bozulmamış olsa, senden böyle bir şer hasıl olmazdı.

"Şerle ulaşılan hayır, hayır değildir." (Hz. Ali)

Her şeyin doğrusunu Allah bilir.

25.02.2015

Ayşegül Samur


Özel İstek üzere

2013 yılında yayınladığım değerli dostum ve kardeşim Şakir Yıldız'a ait bir sesli sohbet kaydını isteğiniz üzere yeniden sizlerle paylaşıyorum. Aşağıdaki link üzere tıklayıp indirin ve arşivinize kaydedin.

http://www.aysegulsamur.org/sakir_sohbet.rar
.


İSM-İ AZAM

Merhaba dostlarım, canlarım...

Bugün bir e-mail aldım. Yazan okurumdan izin aldım, onu yayımlıyorum. Önce okuyun, sonra e-mailin konusu hakkında yazacaklarım var inşallah.

* * *

Selamun Aleyküm Ayşe abla,

Öncelikle yaptığınız paylaşımlar için sana ve Şakir abiye tekrar teşekkür ederim. Geçen gün bir okurunla yaptığın twitter sohbetini sayfanda yazı olarak yayımlamıştın. Sohbette bahsettiğini İsm-i Azam konusu dikkatimi çekti ve bu konu üstünde biraz düşündüm ve kafamda bir takım sorular oluştu.

İsm-i azam'ı kullanarak makul bir dua (Güneş bugün batıdan doğsun gibi olmayacak istekler değil) eden herkesin duası kesinlikle kabul edilir mi? Kişinin bilinç seviyesi, ve ortaya koyduğu fiilerin bir önemi yokmu. Yada duanın kabul edilmesi için sadece ismin anılması değil de o ismin manasının yaşanarak idrak edilmesi de gerekir mi?

Ayrıca yaptığınız açıklamalara baktığımda kapsayıcı ve göz önünde olan ismler olduğundan bahsetmişsiniz. Yanlış hatırlamıyorsam okuduğum bir kitapta Rahman ve Rahim isimleri için bir çok ismin manasının bu isimlere bağlı olduğu söylenmekte. Bu durumda İsm-i Azam'ın Er-Rahman veya Er-Rahmanur Rahim olması kuvvetle muhtemel görünüyor.

"Bismillahir Rahmanir Rahim" Besmele'nin önemi ve gücü de içerdiği bu esmalardan kaynaklanıyor olabilir mi?

De ki: "İster Allah deyin, ister Rahman deyin, hangisini derseniz deyin en güzel isimler O'nundur"

Bu ayette de Allah isminin yanında Rahman isminin anılması manidar geldi. Neden başka isim değilde Rahman ismi anılmış tesadüf olmasa gerek.

Allah ilminizi artırsın, bu dünyada da ahirette de iyilikler nasip etsin.

E.A.

* * *

Aslında bugün biraz işim vardı, ucunda da para vardı ama aldığım bu e-mail üzerine işimi erteleyip bu e-maile cevaben bir yazı yazmaya karar verdim. Paranın canı cehenneme! :) Siz bir adım gelin, ben koşarım inşallah. Çünkü o adımı bir attıran var. Bana ilahi mesajdır o adım. Rabbimizden mesajdır; "Devam et! Anlamalarına iznim var! İşte sana delili ve işareti!" gibisinden.

Sitemlerime bakmayın, perdelendiğiniz konularda azminizi teşvik içindir. Eğer kalkacak gibi bir perdeyse, azıcık çekiştirip sallarım perdeyi. Bakarım açılmıyor, o zaman anlarım ki sıkı sıkı kapatan var ve benim O'na itirazım olamaz. Neden olamaz? Çünkü O'nun izin vermediğini açıkça gördüğüm halde devam edersem, nefsimi O'na ortak koşmuş olurum. Allah'ın bana bağışladığı bir takım istidat ve kabiliyetleri, ilmi veya anlayışı (ki bunlar hep meleki güçtür ve Allah bağışıdır hepimize) sahiplenmiş ve (haşa) bu meleki güçleri O'na muhalif gibi kullanmaya kalkışmış olurum. Zaten başarılı olamam ama bu düşüncede olmam bile felaketim olur, Allah'a sığınırım.

Anlayıp anlamamanızın akılla veya zekayla ilgisi yok. Ondan hepimize vermiş, ama kullanıp kullanmamakta özgür değiliz. İzni varsa kullanırsın, yoksa kullanamazsın. Göz de var, kulak da var hepimizde. Gayet de güzel işlevleri var, sıkıntı yok. Ama gördüğümüzün veya duyduğumuzun ne olduğunu anlamamıza izin vermezse, yapabileceğimiz hiç bir şey yok. Emin olun ki önümüzde dursa bile görmeyebiliriz bazı şeyleri. Allah'ın bir şeyi yapmak ve yaptırmak gücü olduğu gibi, yapmamak ve yaptırmamak gücü de vardır. Olayın bizimle değil, O'nun takdiri ile alakası var. Elinden geleni yapmaya devam et, ama bu gerçeği unutmaksızın yani izin verdiğini yapabildiğini unutmaksızın.

Gelelim e-maile... İsmi Azam konusu bana göre doğru anlaşılmıyor. Bir ismi zikredeceksiniz ve tüm dünya altüst olacak?! Bu biraz hayali bir inanış. Velev ki böyle bir gücü olsa bile o ismin, oluşan etki ya geçicidir ya da büyü benzeri bir şeydir, sonu hayır olmaz. Nefsinizin istedikleri olduğunda sevinebilirsiniz, ama unutmayın ki o şeyin olması henüz başlangıçtır, ya sonrası? Her oluşun harekete geçirdiği bir başka oluş var. Peki, sonraki süreç nasıl gelişecek biliyor muyuz? Hayır mı olacak, şer mi o oluşun sonu? Bunu kim bilebilir? Sadece Allah elbette. Ki demiyor mu bize; "Size hayır gibi görünür şerdir, şer gibi görünür hayırdır. Siz bilmezsiniz, Allah bilir." O nedenle istediklerimizin olmasına müsaade eden de O'dur, ama bize hayır dilediği için mi şerre vardıracağı için mi? İşte orasını sadece O biliyor. Şahsen nefsimin istedikleri yerine Allah'ın benim için sonunu hayırlı kıldıklarını tercih ederim.

İsmi Azam meselesine gelince... Bana göre İsmi Azam, söylendiğinde dünyayı alt üst edecek olan bir isim değildir. Ama manasını idrak ettiğinde senin idrakini altüst edip bambaşka bir anlayışa geçmeni sağlayacak isim veya isimler dizinidir. Kuran'da ikili zikredilen isimler de vardır; örneğin: "Semi ve Alim", "Gafur ve Rahim", "Allah ve Rahman" ve "Rahman ve Rahim" vb. gibi... Besmele de ise; "Allah, Rahman ve Rahim" olarak üçü bir aradadır. Yani ismi Azam kavramı tek bir İsim olacak diye düşünmeyin, böyle bir dizin de olabilir.

Özetle; İsmi Azam, sizin algıladığınız dünyada kıyameti koparmaz, o dünyayı değiştirmez, sizin nefsinize de hizmet etmez. Ama sizin iç aleminizi, anlayışınızı ve şuurunuzu, manasıyla değiştirip kıyametinizi koparabilir. Sizi bambaşka bir anlayışla bambaşka biri yapabilir. Kaldı ki şu bir gerçektir: Dünyanızda olup biten sizinle de ilişkili olduğundan, zaman içinde dünyanız da anlayışınızla şekillenmeye başlar. Zaten bu dünya ahiretin tarlasıdır denmiyor mu? Yaptıklarınızla inşa ediyorsunuz ebedi hayatınızı, sistemi böyle kurgulamış Allah. Takdirini açığa çıkarmakta sizi alet-kul olarak kullanıyor. O halde sizden ne çıktığına bakıp yarınızı görebilirsiniz. Bu bir süreçtir, hikmet aleminde her şey sürece ve sebeplere bağlanmıştır. O sebeple iç dünyanızdaki değişimin ardından, dış aleminiz de yavaş yavaş değişmeye başlar. Eğer nefsinizle yaşamaya devam ediyorsanız, yani onun esiri olarak yaşıyorsanız, sizi ateş bekliyor, acı bekliyor demektir. Niye? Çünkü nefsin tabiatı ateştir. Sizden ateş çıkıp geriye su dönmez. Seyrettiğiniz alem, aslında kendinizi (mana yapınızı ve halinizi) gördüğünüz alem. Allah size ayna kılmış. Sizden ne çıkıyorsa, o dönüyor ama fark etmiyorsunuz. Aleme nefsinizle taş atıp duruyorsunuz, o alemden size gül dönmesini beklemeyin.

Deneyime ve şahit olduğum gerçeklere dayanarak söylüyorum bunu, sakın kitabi bilgi sanmayın. Ben de aynı yollardan geçtim, ama ne yaptığımı ve ne döndüğünü bilmiyordum. Ta ki biri beni uyarana ve uyarısının doğruluğunu görene dek. O nedenle hayatınızdan şikayet etmeyin, dünyayı değiştirmek için çabalamayın. Önce kendinizi değiştirin, sonra bir süreç içinde algıladığınız dünya da değişecektir inşallah, sabır! Çünkü başka türlü olması mümkün değil, çünkü sizinle bağlantılı bir alem. İllaki değişecek, siz değiştiğinizde..!

İşte bu nedenle İsmi Azam'ı da böyle anlamaya çalışın. Bence arkadaşınız müthiş bir bir idrake erişmiş. Hiç şüphem yok ki onun yazdıklarını bir çoğunuz zaten düşündü, ama emin olamadığı için bana yazamadı. Bundan neredeyse eminim, ama yine de doğrusunu Allah bilir.

Besmele... Allah, Rahman ve Rahim... Bu üç isim, tüm yaratmanın kökeni olan rahmet sıfatına dair üç isim. Bana göre İsmi Azam bu üç isimden oluşan Besmele gerçeğidir. O sebeple Kuran böyle başlar. O sebeple her sure başındaki hitapta yer alır. O sebeple namaza ve her işinize böyle başlamanız istenmiştir. Ama bu ismin gücü, harflerinden ziyade manasındadır. Harfleri tekrar ederek bir yere ulaşacak olsaydınız, doğduğunuzdan bu yana kaç kere, kaç işinize Besmele ile başladığınızı hatırlayın?! Ne oldu? Yer yerinden oynamadı değil mi?

Ama bir küçük sır vereyim. Özellikle cinni etkiler ve vehim durumunda etkisi çok çabuktur, hatta anında diyebilirim. Ayrıca, her ne olursa olsun, bir işe besmele ile başladığınızda o işin sonu şerle bitmez. Mümkün değil bu! Aradaki süreçte yaşanacak sıkıntılara aldırmayın, nihai sonuçtur önemli olan. Lakin, nefsi istekleriniz için kullanarak suiistimal etmeye de kalkışmayın. Allah dilediğini yapar, hiç bir şey elde edemezsiniz. Çünkü rahmetin içinde nefs yoktur. Rahmet olsun diye okuduğunuz ismin içine nefs girerse, manası iptal olmuş olur ve hiç bir şeye erişemezsiniz. Lakin bu demek değildir ki şahsi işleriniz için kullanmayın. Hayır, bilakis her işinizde kullanın ama kötülük niyetiyle yapacağınız bir işte Besmele okumanız, anlamını geçersiz kılar ve nuru olmaz ve işlevselliğini yitirir. Allah'ın rahmet isimlerini zulmette kullanamazsınız, kullansanız da o sahada işlemez. Nuru kabz edilir. Boşa söylenmiş söz olur sadece...

Her şeyin doğrusunu ise sadece Allah bilir!

Bu konu üzerinde düşünün... Daha fazla bir şey yazmaya gerek yok bence...

Selamlar, sevgiler, saygılar..

Ayşegül Samur
 

24.02.2015

Ayşegül Samur


Güncel Kısa Notlar...

Aşağıdaki linklerde daha önce yayımlanan günlük mesajlarımız, notlarımız ve yazılarımız var. Dileyen göz atabilir.

http://www.aysegulsamur.org/kisa_kisa1.htm

http://www.aysegulsamur.org/kisa_kisa2.htm

http://www.aysegulsamur.org/kisa_kisa3.htm

http://www.aysegulsamur.org/kisa_kisa4.htm


2014 - 2015

 

Twitter Paylaşımları

TWİTTER'DA PAYLAŞTIĞIM BAZI YAZILAR

http://www.aysegulsamur.org/twitter_yazilari.htm

TWİTTER'DA OKURLARIMLA İLMİ SOHBETLER

http://www.aysegulsamur.org/twitter_mesajları.htm


Konuk Yazar

 

Kasım 2014

 

Değerli Dostum Şakir Yıldız'ın çok kıymetli eseri Rahman Risalesi'nin ikinci ve son bölümü aşağıdaki adreste PDF formatında olarak verilmiştir. Hemen açıp okuyabilirsiniz. Allah anlamamızı kolaylaştırsın! AS.

Rahman Risalesi 2. Bölüm

http://www.aysegulsamur.org/rahman_risalesi2.pdf

Rahman Risalesi 1. Bölüm

http://www.aysegulsamur.org/rahman_risalesi1.pdf


İkinci Romanım

 

Ekim 2012 - Mayıs 2013

Merhaba değerli okurlar!

AYN'IM isimli ikinci romanımı, 2012-2013'te e-kitap formatında ve onbeş günde bir bölüm olmak üzere dizi şeklinde yayımladık. Sonrasında yaklaşık bir yıl süresince kitabın tamamını ücretsiz elektronik roman olarak sayfada yayınlamaya devam ettim. Kısa bir süre sonra basıma gireceği için artık sayfada yayınlanmayacak, bilginize...

İnternette e-kitap olarak yayımlanma Tarihi: Kasım 2012 - Mayıs 2013
Editör: Güliz Bayrakçı
© Telif hakkı: Romanın tüm hakları yazar Ayşegül Samur'a aittir.

samurayse@yahoo.com

Romanın Konusu:

Biri Fransa'da, biri de Türkiye'de iki bebek dünyaya gelir. Bu çocuklardan biri Rahmani bir topluluğun gözetiminde, diğeri de şeytani bir topluluğun gözetiminde büyür ve farklı eğitim süreçlerinden geçerler. Çocukların dünyaya gelmesine vesile olan ebeveynlerin ve yetiştiren kişilerin beklentileri ile çocukları yaratan Allah'ın takdiri aynı mıdır? Bu çocuklar büyüyüp günün birinde karşılaşacaklar mıdır?

Okuyacağınız romanda; gizem, duygusallık, gerilim ve aksiyonla harmanlanmış ilginç bir hikaye içinde, İslam tasavvufu ile yeryüzündeki kadim ezoterik öğretilerin mukayesesi yapılarak, İslam'ın üstünlüğü gözler önüne serilmiştir.

AYN'IM, tür olarak yarı fantastik bir romandır. Romanda her ne kadar tanıdığınız şehirler ve aşina olduğunuz mekanlardan söz ediliyor olsa da kitap sizi adeta paralel bir evrendeki farklı bir dünyaya götürüyor ve bazı tasavvufi ve ezoterik bilgileri bu yarı fantastik dünyada veriyor. Tıpkı rüya içinde rüya görmek ya da hayal içinde bir başka hayale dalmak gibi...

Okuduğunuz hikayenin konusu tamamıyla kurgudur. Bilgi dağarcığınıza ve hayal dünyanıza gökkuşağı renkleri katabilmesi umuduyla...

 

 

İlk Romanım

 

Haziran 2010

 

İlk Baskı Haziran 2010

© Telif hakkı: Romanın tüm hakları, yazarı Ayşegül Samur'a aittir.

samurayse@yahoo.com

"Sessiz Sözler" isimli romanımın imza günü etkinliği

(28 AĞUSTOS 2010 tarihinde ÜSKÜDAR - BAĞLARBAŞI KÜLTÜR MERKEZİ)

http://www.aysegulsamur.org/imzagunu.htm

Romanın Konusu:

21. yüzyılın insanı bilim ve teknolojide benzeri görülmemiş bir ilerleme kaydetmiştir. Artık maddi açıdan arzu ettiği her şeye sahiptir. Fakat ne yazık ki sahip oldukları ona huzur ve mutluluk getirmemiştir. Çünkü tüm bu göz alıcı gelişmeler her geçen gün daha çok dışa yönelmesine ve gün geçtikçe öz gerçeğinden, iç âleminden ve maneviyatından daha çok uzaklaşmasına neden olmuştur. Oysa insan için özüne ve iç âlemine yönelip kendini tanımak, yaratılış programından kaynaklanan değişmez bir gerekliliktir. Ebedî huzuru ve mutluluğu da bu yönelişi ve tanımayı ne kadar gerçekleştirdiğine bağlıdır; maddi gelişimine değil. İnsanın maddi varlığı ve dünya yaşamı gelip geçicidir. Gelip geçici olan ise, manevi varlığı ile ebedî ve ölümsüz olana huzur ve mutluluk veremez.

Bu roman, dış dünyaya yönelerek bir çıkış yolu arayan mutsuz bir kadının, huzur ve mutluluğu ancak iç âlemine ve özüne yönelerek bulabilme sürecini anlatan bir hayat hikayesidir. Kitapta gösterilen hedef, doğaüstü ve mucizevî bir nokta değildir; her şey olağan seyrindeyken, tüm acıların ve ıstırabın bittiği ruhsal dinginlik noktasıdır, yani huzurdur. Bu nokta hiç kimse için uzak değildir. Belki küçük bir yönelim farkı ve bir bakış açısı değişikliğinde gizlidir, kim bilir? Bunu öğrenmek için romanı okumak gerekir.

 


© 2010 Ayşegül Samur

Site içeriğinin tüm hakları yazar Ayşegül Samur'a aittir. İzinsiz internette, basın-yayın ya da radyo ve televizyon kuruluşlarında kullanılamaz, yayımlanamaz.

 

.