www.aysegulsamur.org

Ayşegül Samur'un Resmi Web Sayfası

 

Merhaba değerli okurlar!

Müsaadenizle kısaca kendimi tanıtmak isterim. 1964 İstanbul doğumluyum, eğitim hayatımı İstanbul'da tamamladım ve halen İstanbul'da yaşıyorum. Aslen Konyalıyım ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. İslam tasavvufuna olan ilgim, 1992 yılında başladı. Yazı hayatıma ise, 1998 yılında açtığım kişisel web sayfamdaki tasavvufi makalelerle başladım. Daha sonra tasavvuf içerikli romanlar yazarak devam ettim.

İlk romanım 2010 yılında basıldı. Büyük bir emeğe ve uzun bir sürece bağlı olarak elde ettiğim manevi bilgileri daha fazla kişiyle paylaşabilmekten başka hiç bir hedefim yoktur. Yazarlık, geçim kaynağım değildir; benim için sadece bir gönül işidir. Hayatında sadece kızı, gönlünde yalnız âlemlerin Rabbi ALLAH olan samimi bir Müslüman'ım. Bundan başka hiç bir sıfatım da yoktur. Bir şehit kızı olmamdan ötürü "Türkiye Harp Malulü Gaziler Şehit Dul ve Yetimleri Derneği" üyeliği dışında üyesi veya sempatizanı olduğum herhangi bir parti, dernek, cemaat, tarikat  ya da herhangi bir kuruluş veya benzeri oluşum yoktur. Futbol takımı dahi tutmam. İmza günleri hariç olmak üzere okurlarımla da herhangi bir irtibatım yoktur. Yolumda yalnız yürürüm, tek Dostum ALLAH'tır. İnsanlığını, kulluğunu ve ahlakını örnek aldığım ve tâbi olduğum yegane zat, âlemlere rahmet  olduğu bildirilen Allah resulü ve nebisi Hz. Muhammed Mustafa  aleyhisselam'dır. Ve sadece O'na tabi olmak onuruna erişmeyi takdir eden Allah'a şükürde aczimi itiraf ederim.

Selam, sevgi ve saygılarımla...

A.Samur

samurayse@yahoo.com

 

Duyuru!

 

Mayıs 2015

! Resmi twitter adresim @SamurAysegul


Güncel

 

Mayıs 2015

Önceki gün e-mail ile soru soran arkadaş bir e-mail yazıp üzüntüsünü ve sizlerden bazılarının twitterda onunla ilgili yorumlarınıza da üzüldüğünü ifade etmiş. Oysa açıkça belirtmiştim, onun iyi niyetinden şüphem yok, ama uzun süredir sustuğum ve sabrettiğim bir konuda kabak ne yazık ki onun başında patladı. Oysa bu dozu hak edecek bir hatası da yoktu, ama birikimin sonucu oldu. Hayırlı da oldu, üzülmesin. Bugüne dek söyleyemediklerimi söyleyip durumu aydınlatmış olduk.

Son 12 yıldır hiç kimsenin fikirlerine sayfamda yer vermedim. Herkesin fikirleri benim sayfamda yer alamaz. Anlamadığım, kavramadığım, hakim olmadığım, Kuran ile sağlaması mümkün olmayan ve yapamadığım, sünnetle çakışan hiç bir fikir benim resmi web sayfamda ve adımın altında yer bulamaz. O sebeple eğer birinin fikrine değer verip resmi web sayfamda onu yayımlama sorumluluğu almışsam, o fikrin Kurani inceliklerinden habersiz değilimdir. Habersiz isem, hiç yayımlamam zaten.

Konu nasıl bu noktaya geldi anlamadım. Kendi adıma olan resmi web sayfam benim değil bir başkasının fikirlerinin yansıtıcı pozisyonuna girdi, ben de arada o kişinin habercisi konumuna alındım. Ben bu senaryoyu daha önce de yaşadım. Sonra da kendi web sayfamda özgürlüğümü kaybettim. Bir daha asla! Bu sayfa eğer adıma açılmış resmi bir web sayfası ise, ancak anladığım, benimsediğim, özümsediğim şahsi fikirlerimi yansıtmalı. Bu sayfada konuklar olabilir, ama sayfayı kimsenin hizmetine vermem. Olabildiğince açık konuşuyorum. Kırgınlık olursa da olur. Bu meselenin ileriki aşamaları çok daha büyük kırgınlıklara sebebiyet veriyor. Vaktinde önlem alınmalı, demir tavında dövülür. Eski okurlarım daha önce neler yaşandığını gayet iyi hatırlar.

Neyse, her işte bir hayır vardır. Bu açıklamalar da herkese benim haddimi bildirmiş oldu inşallah. Kimseye haddini bildirmiş değilim, benim haddimi (sınırlarımı) haber verdim.

AS.


Dün akşam twitterda yazdıklarımı çoğunuz okudunuz. Bunun üzerine durumu daha da kötüleştirecek şeyler söylemeyin. Artık durumu toparlama imkanınız yok. Yaşım ellibir, mantıklı olun. Ben çok uzun yıllar önce benzeri bir durumu yaşadım ve sonuçlarını çok acı şekilde gördüm. Bir daha aynı hatayı asla yapmam, kendimi bu duruma sokmam. Aslında hata bende oldu. Hangi konuda haddi aşacak bir uygulama olursa, o konuda sıkıntı doğar. Ne biliyorsan anlat geç, ister beğenirler, ister beğenmezler.

Bu meseleyi uzatmaya da gerek yok. Defalarca söyledim ki Şakir Yıldız'ın kitabının ilk başında e-mail adresi var, doğrudan kendisi ile bağlantı kurun. Baştan beri böyle yapsaydınız, konu buraya gelmeyecekti. Cevap vermiyorsa, vereceği zamanı bekleyin. Bu benim değil sizin sorununuz. Doğrudan ona yazmanızdan o da hoşnut olur eminim. Aracı kullanmayı hiç kimse sevmez, aracı olmaktan hoşlanılmayacağı gibi... Bu konuyla ilgili mesaj veya e-mail de istemiyorum. Konu kapanmıştır!

AS.


Sohbetler üzerine gelen önemli bir soru...

Hz. Muhammed (a.s.)'dan önce yaşayan müminler cennete girdiler mi girecekler mi?

Son sohbetlerde geçen bir konuyla ilgili bir soru geldi. Soru Yasin suresinde geçen bazı ayetlerle ilgiliydi. Ayetler şunlar:

20- O sırada şehrin ta ucundan bir adam koşarak geldi ve: "Ey kavmim! Uyun o elçilere!"

21- "Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o zatlara ki, onlar hidayete ermişlerdir."

22- "Bana ne oluyor da kulluk etmeyecekmişim beni yaratana? Hep döndürülüp O'na götürüleceksiniz."

23- "Hiç ben O'ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer O Rahman, bana bir zarar dileyecek olsa, onların şefaati benden yana hiçbir şeye yaramaz ve onlar beni kurtaramazlar."

24- "Şüphesiz ki ben, o zaman apaçık bir sapıklık içinde olurum."

25- "Şüphesiz ki ben, Rabbinize iman getirdim, gelin dinleyin beni."

26- (Sonra ona) "haydi gir cennete!" denildi. O da dedi ki: "Ne olurdu kavmim bilseydi!"

27- "Rabbimin beni bağışladığını ve beni kendilerine ikram edilen kullarından kıldığını."

28- Biz arkasından kavminin üzerine bir ordu indirmedik, indirecek de değildik.

29- Sadece bir gürültü oldu, onlar da hemen sönüverdiler.

Soru ise şuydu:

"Bu ayetlerde geçen şahıs Hz. Muhammed A.S. Efendimizden önce yaşamış bir mümin. Yani bu ayetle cennetin fiili olarak Resullullah efendimizden önce var olduğu anlaşılabilir mi?"

Aslında soru Şakir Yıldız'a sorulmuştu, ama bu konunun üzerinde sadece Şakir değil 2004 yılından beri ben de çok durduğum için beni de ilgilendiren bir sorudur. O sebeple cevaplaması gereken sadece Şakir değildir. Çünkü bana göre bu soru esasında; "Yazılarında savunduğun şeyle, Kuran'ın bu ayeti uyuşmuyor" demek anlamına da gelir.

Daha açık konuşayım!

Ben hiç kimsenin düşüncelerini körü körüne kabul eden biri olmadım. Zaten ayrıntılı olarak üzerinde düşünmediğim, sorgulamadığım bir konu gündeme bile gelmedi. Pek çok konu, ben sorduğum için açıldı. Anlamadığım veya cevap veremeyeceğim bir konuyu web sayfamda yayınlamam zaten. Birinin fikirlerinin sadece yansıtıcı olmadığımı anlamanızı, "üzerine basarak" rica ederim. O sebeple bu soruya bizzat cevap vereceğim.

Zaten soran kişiye cevabımı ilettim, ama dinlerken sizler de takıldıysanız, o cevabı önce benden alın ki, başka insanlarda eleştirdiğim duruma düşmediğim anlaşılsın. Aleme verir talkını, kendi yutar üzüm salkımı olmasın şekercim.

Bu açıklamamı da isteyen istediği gibi değerlendirebilir, çok da derdim değil açıkçası.

Bu soruya cevabım şöyle idi:

Aleyküm Selam,

Evet, bahsi geçen ayetler Yasin suresindeki ayetlerdir. Sohbet esnasında Şakir'in sözünü kesip konsantrasyonunu bozmamak için hangi surede ve ne manada geçtiğine dair açıklamaya girişmedim, ama bu soruyu sormanızı bekliyordum. Çünkü ölüm ve ölüm ötesi yaşam ve zaman kavramları hakkındaki genel yaklaşımınızı ve eski bilgilerinizi biliyorum. Defalarca bu türden sorularınızın muhatabı oldum. Mesela bana en çok sorulan sorulardan biri de şuydu:

"Kıyamete yakın zamanda ölen kişiler şanslı, çünkü kabir hayatları kısa sürecek. Bu adil mi?"

Ki bu soru dahi konuya bakışınızı açıkça gösteriyordu. İşte bu nedenle Yasin suresi ile ilgili bir soru gelmesini bekliyordum. Bu soruya Şakir de cevap verir, ama ben kendi anladığımı yazayım. Çünkü uzun süredir bu konunun üzerinde ayrıntılı olarak duran bir kişi olarak, sorunuza benim de cevap vermem gerektiğini düşünüyorum.

Ölmeden ölümü yaşayıp miraç edenler ile fiziken ölümü yaşayanların yaşadığı süreç mana olarak aynıdır. Ölmeden ölümü yaşayan kişi bu manayı o kadar kuvvetli yaşar ve algılar ki bu süreci fiziki mutlak ölümle bir kez daha yaşasalar bile çok hızlı yaşarlar. Çünkü arınma süreci tamamlanmıştır, o yol hızla geçilir. Bunu da hadislerden anlıyoruz. Mesela sorgusuz sualsiz sıratı şimşek hızıyla geçenler diye anlatılanlar bu kimselerdir bana göre.

"Resulullah ümmetinden olan kişiler", ölmeden ölüp miraç ettiklerinde cennete hem şuur olarak, hem mekan olarak girip o manayı deneyimliyor, seyrediyorlar. Fakat fiziken mutlak ölümü yaşamadıkları için, şuur o anlayışta kalıyor ama dünyaya dönüş yapıyorlar. Hz. Resulullah'ın, "Cennete ilk gireniniz ben olacağım" ifadesi ise, hem miraçtaki deneyimi kastendir, hem de mutlak manada fiziki ölümden sonraki girişini kastendir.

Sorunuz zaman kavramı ile ilgili.. Ölmeden ölen kişilerin fiziken dünya ile bağları devam ettiği için, zaman kavramı mutlak manada yok olmaz. Ama fiziken mutlak manada ölenlerin alemleri tamamen değişip dünya ile bağları da geri dönüşsüz olarak koptuğu için, şuurlarında dünyadaki zaman ve mekan kavramı da mutlak manada yok olur. Dolayısıyla ölmeden önce miraç edenlerden Hz. Muhammed'den (a.s.) önce miraç edenler cennete girmiş değildir. Ama cenneti kuvvede bir mana olarak biliyorlar ve onun kapısını son nebinin açacağını da biliyorlardı. Bazı hadislere göre tüm nebiler ve hatta Adem (a.s.) da biliyordu. Çünkü cennet rahmettir, nübüvvet de rahmani bir rahmettir. Lakin cenneti bilmek başka, cennete ermek başka şey bana göre. Hz. Muhammed'den önce mutlak manada fiziki ölümleri gerçekleşenlerde dünyadaki zaman kavramı yok olduğu ve kendilerini AN içinde buldukları için, onlar için Muhammed (a.s.) cennetin kapısını açmıştır. Bunu aşağıda biraz daha açacağım, daha iyi anlayacaksın.

Kuran'daki zaman kavramından daha önce birçok yazımda sizlere söz etmiştim. Hesap günüyle ilgili, cehenneme gireceklerle ilgili birçok haber verilmiştir. Sanki olay olmuş bitmiş gibi diyologlar verilmektedir. Bu hayret verici ifadelerin sebebi, Allah için zaman kavramı olmadığındandır. Allah'ın ilminde ve seyrinde her şey AN içre olmuş bitmiştir. Dolayısıyla Hz. İsa'nın hesap sürecinde kendisine sorulan sorudan da bahseder Kuran. Der ki:

Ve Allah demişti ki: "Ey Meryem oğlu İsa, sen mi insanlara: 'Beni ve annemi, Allah'tan başka iki tanrı edinin' dedin?". "Hâşâ, dedi, sen yücesin, benim için gerçek olmayan birşeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, sen bunu bilirsin, sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise senin nefsinde olanı bilmem, çünkü gaybları bilen yalnız sensin, sen! Ben onlara sadece, senin bana emrettiklerini söyledim. Benim ve sizin Rabbınız olan Allah'a kulluk edin, dedim. Aralarında olduğum müddetçe onlara şahit idim, fakat sen beni vefat ettirince onları gözetleyen yalnız sen oldun. Sen her şeyi görensin." (Maide, 116)

İsa'nın cevabına bakılırsa, bu olay (İsa ve annesini ilah edinme meselesi) kendisinden sonra olan bir olaydır. Çünkü diyor ki: "Aralarında olduğum müddetçe onlara şahit idim, fakat sen beni vefat ettirince onları gözetleyen yalnız sen oldun. Sen her şeyi görensin." Zaten İsa yaşarken bunun hesabı nasıl sorulur? Henüz bir ümmeti yoktu ve sapıtmış da değillerdi. Demek ki bu soru, dünya zamanına ve bize göre İsa'nın ölümünden sonra sorulmuş bir sorudur. Ki bu da İsa'ya hesap sorulduğunun ispatıdır. Hesap da din gününde sorulur. Bize göre kıyamet kopmadı, mahşer günü gelmedi, din günü ve hesap süreci henüz yok. Ama ayetteki ifadeler İsa'ya vefatından sonra hesap sorulduğunu gösteriyor.

Aslında asıl bu ayeti sormalıydınız. Geçmişte de defalarca bu ayeti yazıp bu soruyu sormanız için sizi kışkırttığımı hatırlarsınız. Ama soran olmadı.

Kuran'ın bu gibi tanımlarını Allah'ın zamansız görüşüne oranla anlamalıyız. Bir yola yukarından bakmak gibi.. Yoldaki 10 km. öteyi veya geriyi göremez ama uzaydan bakan 10.000 km öteyi de geriyi de görür. Bu zamandan beri anlatımların sebebi bu. Öte yandan ayete göre bu soru İsa'a (a.s.) hesap gününde sorulmuştur. Bu olay bir miraç anında da sorulmamıştır. Mutlak vefata işaret eden açık ifadeler vardır. "Aralarında olduğum müddetçe onlara şahit idim, fakat sen beni vefat ettirince onları gözetleyen yalnız sen oldun.." gibi. Demek ki İsa (a.s.) için kıyamet kopmuştur, mahşerde kıyam oluş ve hesap süreci de gerçekleşmiştir. Ama nasıl? Bunu da açıklayacağım birazdan.

Yasin suresinde bahsedilen o kişinin bana göre ölmeden ölümünden (miracından) değil, mutlak manada fiziken ölümünden sonraki cennete girişinden bahsediyor. Hz. Resulullah'tan önce miraç edenler cenneti biliyordu, çünkü cennet manası vardı, kuvvede olarak. Ama henüz seyir gerçekleşmediği için yaşarken öldüklerinde dünya zamanı ile bağları devam ettiğinden bu manayı deneyimleyemediler. Ama mutlak manada ölenler, dünya zamanı ile Hz. Muhammed'den önce ölseler dahi, ölümle kendilerindeki dünya zamanı kavramı mutlak manada yok olduğu ve alemleri kesin ve kati olarak değiştiği için, zamanla kayıtlı anladığımız her şey çoktan olup bitmiş hükmünde algılanmaya başladı. Dolayısıyla cennetin kapısı da açıktı ve o kişiler cennete girdiler bana göre.

Çünkü ölümüyle beraber dünya zamanı kavramı ve dünya alemi kalıcı olarak yok olmuştur. Dünya zamanı kavramı ve alemi mutlak manada yok olan kişide, dünyada bir zaman geçecek de Muhammed isminde bir nebi cennetin kapısını açacak diye bir bekleyiş olabilir mi? Bu süreç, dünya yaşamı için işler. Ölmeden ölüm halinde dahi dünya zaman kavramı ile bağlantı vardır hala ama mutlak manada ölümle ahiret alemine geçişte, dünyaya dair zaman ve mekan kavramları tamamen yok olur. Dünya zamanı ve mekanı kavramı yok olduğu için, o kişi için Muhammed (a.s.) bir gün cennete girecek de kapısını açacak diye bir süreç de olmaz. Çünkü bu olay olmuş bitmiştir onun geçtiği boyut itibarıyla. O kişideki mutlak ölümle, Ahiret zamanı ile Dünya zamanının sonraki aşamaları senkronize olmuştur ve artık cennete girebilir. Zaman kavramının yok olması ve boyut farkı ile ilgili bir mesele.

Cennetin kapısında: "La İlahe İllallah, Muhammedün Resulullah!" yazılı olduğu hadislerinde Resulullah tarafından bildirilmiştir. (İbn-i Asakir)

Adem ile ilgili hadislerde de der ki:

Adem (as): "Ya Rabbi! Sen beni yarattığın ve ruhundan bana üflediğin zaman, başımı kaldırıp yukarı bakmıştım. İşte o sırada Arş’ın sütunları üzerinde: 'La İlahe İllallah! Muhammedün Resulullah’ diye yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki Sen, kendi adının yanına ancak en sevgili kulunun ismini koyarsın.’ Bunun üzerine Cenab-ı Hak: ‘Evet Ya Adem! Doğru söyledin. Eğer Muhammed olmasaydı, Ben seni yaratmazdım.’ diye buyurdu.” (Beyhaki, Taberani)

Cennet arşın hemen altındadır. O sebeple arşı gören (arşı görmek demek, ona erişmek demek değildir) cennetin varlığından da haberdar demektir. Ama dediğim gibi, dünya yaşamı devam edenin henüz alemi tam olarak değişmediği için dünyaya dair zaman kavramı da henüz tam olarak yok olmamıştır. O sebeple Hz. Muhammed'den a.s. önce diğer nebilerle indirilen rahmete iman eden ve tabi olam kişilerden ölmeden ölümü tadanlar (miraç edenler) olsa bile, mutlak ölüm gerçekleşene dek cennetin seyri mümkün olmaz. Lakin bu süreçte eğer mutlak manada ölürlerse, o zaman cennete girebilirler. Çünkü zaman kaydı kalktığında Muhammedi Nur'un açığa çıkışı ve cennetin kapısının açılışı artık olmuş bitmiştir.

Hadislerdeki şu ifadeler de dikkat çekicidir:

"Ben, kıyamet günü Âdem oğlunun efendisiyim. Kabri ilk açılacak (haşrolunmak için kabrinden ilk çıkacak) olan benim, ilk şefaat edecek olan ve şefaati ilk kabul edilecek olan da benim." (Müslim; hadis no: 2278)

“İnsanların, mahşer yerine getirilecekleri zaman kabrinden ilk çıkan benim, insanların hatipleri benim, ümitlerini kestikleri zaman müjdecileri benim, Livah’ul-Hamd sancağı o gün benim elimdedir. Allah katında Adem oğlunun en kerimi, değerlisi benim. Bunları övünmek için söylemiyorum, hakikat budur.” [Sünen-i Tirmizi, Menakib 2.]

“Ben Kıyamet gününde Adem oğlunun Seyyidi (Efendisi)’yim. Kabri ilk açılacak olan benim. Ben şefaat edicilerin ilkiyim ve şefaati kabul olunacak ilk kimseyim." [Sahih-i Müslim, Fedail 2; Sünen-i Ebu Davud, Sünnet 12]

Bakınız, ayrım yapılmaksızın deniyor ki "tüm Ademoğullarının efendisiyim ve ilk şefaat edici benim." Ama görülüyor ki bize göre Hz. Muhammed'den önce hesap günü görenler ve cennete girenler var. Hz. Resullullah, cennete ilk girecek kişi benim diyorsa ve ayrımsız tüm insanlara şefaatçi ben olacağım diyorsa, bu nasıl olabilir?

Demek ki o boyutun zamanı ile bu boyutun zamanı bir değil, bu biiir.

Öte yandan şöyle bir soru da sorulabilir:

Nuh, Salih, İbrahim, Musa veya İsa zamanında ölen ve Rahman'a iman etmiş kişiler 6000 veya 4000 ya da 2000 veya 3000 sene kabir hayatı yaşayıp Hz. Muhammed'i beklerse, o zaman bu zulüm ve haksızlık olmaz mı? Hz. Muhammed zamanında yaşayan bir kafirden daha uzun süre kabirde beklemeleri adil olur mu?

Öte yandan hani bize göre henüz kıyamet kopmadı ya, ahir zaman diye bir kavram var. Henüz bu zamanın gelmediğini düşünüyoruz. Bunu hep birlikte yaşayacağımızı zannediyoruz ya. Öyle değil mi? Herkes buna inanıyor. Diyelim ki adamın biri bizim anlayışımızla ahir zaman diliminde doğmuş ama kafir, beriki 4 bin sene önce ölmüş ama mümin. Belki Muhammedi Nur'u açığa çıkaracak bir arınma göstermemiş, ama Rahmani emirlere de itaat etmiş elinden geldiğince. Kendi zamanındaki nebiye itaat etmiş. O ahir zamanda(!?) ölen kafir, daha önce ölen müminden daha şanslı olup kabir hayatı daha az sürüyor olmaz mı?

Böyle sorular var sorulması gereken ve zaman zaman bana sizlerden böyle sorular da geldi.

İşte burada öncelikle şunu anlamalıyız: Mutlak manada ölümle dünya zaman kavramı yok olur ve her şey olmuş bitmiş hükmündedir ve her mutlak manada ölen mümin için Muhammed a.s. şefaatçidir, o kişiyi inşallah sırata ve cennete sevk eder.

Kaldı ki burada en çok üzerinde durulması gereken şudur:

Herkes kendi aleminde yalnız yaşıyor zaten. Herkesin aleminde Muhammedi nurun ve Hz. Resulullah'ın bir sureti var. Her ölenin kıyameti, mahşeri ve din günü de kendi aleminde olur biter. O sebeple her ölen için kıyamet süreci başlamıştır. Buna, "herkes kendi zamanını yaşar" da diyebiliriz.

Zaman kavramındaki bu sırrı anlamak zor belki ama üzerinde tefekkür etmelisiniz.

Sorunuzun cevabı da yukarıda yazdığım gibidir. Yasin suresinde bahsedilen o mümin kişi mutlak manada ölmüştür. O sebeple mahşeri, sorgusu yapılmış ve cennete de girmiştir. Bildirilen de budur.

Doğrusunu Allah bilir.

Selamlar, sevgiler...

Ayşegül Samur


Sesli sohbet kaydı 2

Şakir Yıldız ile emir ve farz; Rahman ve rahmet ile ilgili bir sohbet...

http://www.aysegulsamur.org/sohbet2.rar


Sesli sohbetlerde Şakir'in açıklamaya çalıştığı teslimiyet, teslimiyetin en üst noktasıdır. Duayı da derecelendirebiliriz.

Nefsin istekleriyle oluşan sesli veya sessiz dua veya acziyetin ve muhtaçlığın idraki ile ihtiyacın ortaya çıkmasına bağlı sessiz-dilsiz dua... Her ikisi de duadır. İkincisi, duanın kemalatıdır. Duanızın hangi biçimde açığa çıktığına bakarak tekamülünüzün seviyesini ölçebilirsiniz.

Başka bir deyişle; nefsinizin isteklerinden vazgeçmeniz ve acziyete bağlı muhtaçlığınızı itiraf edip ihtiyacınızın ne olduğu ile ilgili yorum yapmayarak o konuyu Allah'a havale etmeniz oranında kemalat sahibisiniz. Bu bağlamda Musa'nın (a.s.) duası ne kadar edeplidir. "Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım" (Kasas, 24) Bu dua, acziyetin idrakiyle muhtaçlığın dile gelişidir. İhtiyacın ne veya neler olduğu konusunda ise yorum yapılmamıştır. Yani nefsle "şunu isterim, bunu isterim" demeniz gibi bir sınır, kayıt ve tanım yoktur. Dua ve yöneliş vardır, ama kemalattan açığa çıkan incelikler taşıyan bir duadır.

Tabii ki dua etmekte bu noktaya gelmek herkesin harcı değildir. Dolayısıyla, Allah ile en kuvvetli bağ, O'na en güçlü yöneliş olan duanın hiç bir seviyesini küçümsememek gerekir. Bir insanın nefsiyle oluşan istekleri için dahi O'na yönelmesi ve O'nu buna güç yetiren olarak kabul etmesi de imandır, küçümsenemez. Duanız kabul olsun ya da olmasın, kendinizin üzerinde bir güç tanımanız, O'nu irade ve kudretiyle size ve tüm kainata hakim görmeniz ve O'na bu şuurla bir yönelişinizin olması dahi benim açımdan imanın bir seviyesidir. Nefsin istekler için dahi Allah'a yönelmiş olmanız, "Ben yapacağım, ben edeceğim" çırpınışından ve "Ben yaparım, ben ederim" iddiasından çok daha alidir. Fakat kabul olan dua nedir diye soracak olursanız, gerçekten ihtiyacınız olandır derim. Gerçek ihtiyaç ise, yaratılış amacınızla ilişkili olan ihtiyacınızdır derim. Bu konuya kitaplarımda "Mikail"den ve rızıktan söz ettiğim bölümde değinmiştim.

Sesli sohbet kaydı

Değerli dostum, kardeşim Şakir Yıldız'la bir sohbetimiz. Üç ayrı ses dosyası olarak sıkıştırılmış dosyadadır. Aşağıdaki linkten indirip dinleyebilirsiniz.

http://www.aysegulsamur.org/sohbet.zip


Allah hakkında neye inandığımız akıbetimizi belirleyecek farkında mısın?

http://www.aysegulsamur.org/neye_inaniyoruz.htm


 Kısa Notlar

 

Ocak - Mart 2015


Twitter

 

 2014 - 2015

Twitter'da paylaştığım bazı yazılar

http://www.aysegulsamur.org/twitter_yazilari.htm

Twitter'da okurlarımla ilmi sohbetler

http://www.aysegulsamur.org/twitter_mesajları.htm

İkinci Romanım

 

Ekim 2012 - Mayıs 2013

Merhaba değerli okurlar!

AYN'IM isimli ikinci romanımı, 2012-2013'te e-kitap formatında ve onbeş günde bir bölüm olmak üzere dizi şeklinde yayımladık. Sonrasında yaklaşık bir yıl süresince kitabın tamamını ücretsiz elektronik roman olarak sayfada yayınlamaya devam ettim. Kitap olarak basıma gireceği için artık sayfada yayınlanmayacaktır, bilginize...

İnternette e-kitap olarak yayımlanma Tarihi: Kasım 2012 - Mayıs 2013
Editör: Güliz Bayrakçı
© Telif hakkı: Romanın tüm hakları yazar Ayşegül Samur'a aittir.

samurayse@yahoo.com

Romanın Konusu:

Biri Fransa'da, biri de Türkiye'de iki bebek dünyaya gelir. Bu çocuklardan biri Rahmani bir topluluğun gözetiminde, diğeri de şeytani bir topluluğun gözetiminde büyür ve farklı eğitim süreçlerinden geçerler. Çocukların dünyaya gelmesine vesile olan ebeveynlerin ve yetiştiren kişilerin beklentileri ile çocukları yaratan Allah'ın takdiri aynı mıdır? Bu çocuklar büyüyüp günün birinde karşılaşacaklar mıdır?

Okuyacağınız romanda; gizem, duygusallık, gerilim ve aksiyonla harmanlanmış ilginç bir hikaye içinde, İslam tasavvufu ile yeryüzündeki kadim ezoterik öğretilerin mukayesesi yapılarak, İslam'ın üstünlüğü gözler önüne serilmiştir.

AYN'IM, tür olarak yarı fantastik bir romandır. Romanda her ne kadar tanıdığınız şehirler ve aşina olduğunuz mekanlardan söz ediliyor olsa da kitap sizi adeta paralel bir evrendeki farklı bir dünyaya götürüyor ve bazı tasavvufi ve ezoterik bilgileri bu yarı fantastik dünyada veriyor. Tıpkı rüya içinde rüya görmek ya da hayal içinde bir başka hayale dalmak gibi...

Okuduğunuz hikayenin konusu tamamıyla kurgudur. Bilgi dağarcığınıza ve hayal dünyanıza gökkuşağı renkleri katabilmesi umuduyla...

 

 

İlk Romanım

 

Haziran 2010

 

İlk Baskı Haziran 2010

© Telif hakkı: Romanın tüm hakları, yazarı Ayşegül Samur'a aittir.

samurayse@yahoo.com

"Sessiz Sözler" isimli romanımın imza günü etkinliği

(28 AĞUSTOS 2010 tarihinde ÜSKÜDAR - BAĞLARBAŞI KÜLTÜR MERKEZİ)

http://www.aysegulsamur.org/imzagunu.htm

Romanın Konusu:

21. yüzyılın insanı bilim ve teknolojide benzeri görülmemiş bir ilerleme kaydetmiştir. Artık maddi açıdan arzu ettiği her şeye sahiptir. Fakat ne yazık ki sahip oldukları ona huzur ve mutluluk getirmemiştir. Çünkü tüm bu göz alıcı gelişmeler her geçen gün daha çok dışa yönelmesine ve gün geçtikçe öz gerçeğinden, iç âleminden ve maneviyatından daha çok uzaklaşmasına neden olmuştur. Oysa insan için özüne ve iç âlemine yönelip kendini tanımak, yaratılış programından kaynaklanan değişmez bir gerekliliktir. Ebedî huzuru ve mutluluğu da bu yönelişi ve tanımayı ne kadar gerçekleştirdiğine bağlıdır; maddi gelişimine değil. İnsanın maddi varlığı ve dünya yaşamı gelip geçicidir. Gelip geçici olan ise, manevi varlığı ile ebedî ve ölümsüz olana huzur ve mutluluk veremez.

Bu roman, dış dünyaya yönelerek bir çıkış yolu arayan mutsuz bir kadının, huzur ve mutluluğu ancak iç âlemine ve özüne yönelerek bulabilme sürecini anlatan bir hayat hikayesidir. Kitapta gösterilen hedef, doğaüstü ve mucizevî bir nokta değildir; her şey olağan seyrindeyken, tüm acıların ve ıstırabın bittiği ruhsal dinginlik noktasıdır, yani huzurdur. Bu nokta hiç kimse için uzak değildir. Belki küçük bir yönelim farkı ve bir bakış açısı değişikliğinde gizlidir, kim bilir? Bunu öğrenmek için romanı okumak gerekir.

 


Konuk Yazar

 

Kasım 2014

 

Değerli Dostum Şakir Yıldız'ın çok kıymetli eseri Rahman Risalesi'nin ikinci ve son bölümü aşağıdaki adreste PDF formatında olarak verilmiştir. Hemen açıp okuyabilirsiniz. Allah anlamamızı kolaylaştırsın! AS.

Rahman Risalesi 2. Bölüm

http://www.aysegulsamur.org/rahman_risalesi2.pdf

Rahman Risalesi 1. Bölüm

http://www.aysegulsamur.org/rahman_risalesi1.pdf


© 2010 Ayşegül Samur

Site içeriğinin tüm hakları yazar Ayşegül Samur'a aittir. İzinsiz internette, basın-yayın ya da radyo ve televizyon kuruluşlarında kullanılamaz, yayımlanamaz.

 

.